Danıştay "Geçici" Çevre Kirliliğine Dur Dedi.

Şehir Plancıları Odası'nın açtığı davada Danıştay, “İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik”in 4 maddesinin Yürütmesini durdurdu.

"Geçici kirlilik, kalıcı kirliliktir."

İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmeliğin 20. maddesi ile, “Projesine uygun olarak inşa edilmiş birinci sınıf gayrisıhhi müesseselere yetkili idarenin gerekli görmesi veya işyeri sahibinin müracaatı halinde, süresi bir yılı geçmemek üzere deneme izni verilebilir. Tesisin özelliğine göre inceleme kurulunun kararıyla bu süre iki yıla kadar uzatılabilir. Deneme izni, bu süreçte açılma ve çalışma ruhsatı yerine geçer” biçiminde bir düzenleme yapılmıştı.

Danıştay, bu maddenin yürütmesini şu gerekçelerle durdurmuştur: “Çevre kirliliği ve insan sağlığına az veya çok zarar veren veya vermesi muhtemel olan ya da doğal kaynakların kirlenmesine yol açabilecek gayrisıhhi müesseselerin açılma ve çalışma izinlerinin sıkı sıkıya kurallara bağlanması gerektiğine kuşku bulunmamaktadır. Meskenlerden ve insanların ikametine mahsus diğer yerlerden mutlaka uzakta bulundurulması gereken 1. sınıf gayrisıhhi müesseselerin planlanan biçimde çalışıp çalışmadığının ve doğal kaynakların kirlenmesini önlemek için alınan tedbirlerin yeterli olup olmadığının tesbiti için deneme mahiyetinde faaliyetine bir yılı geçmemek üzere geçici izin verilmesi işin niteliği göz önüne alındığında mevzuata uygun bulunmaktadır. Ancak, açılma ve çalışma ruhsatı yerine geçecek olan deneme izninin, ruhsat alamayacak birçok tesisin faaliyetine devamını sağlayacak biçimde iki yıla kadar uzatılması yolundaki düzenlemede hukuka uyarlık bulunmamaktadır”.

Ayrıca, yönetmeliğin EK-2A/3.5 ve EK-2B/3.5 maddelerinin de yürütmesi durdurulmuştur. Gerekçesi “…düzenleme ile maden alanlarının birinci ya da ikinci sınıf gayrisıhhi müessese olarak sınıflandırılması, faaliyette bulunacak alanın hektar olarak büyüklüğü dikkate alınarak yapılmıştır. Faaliyet alanının büyüklüğü esas alınarak yapılan sınıflandırma sonucu, büyüklüğü itibariyle 2. sınıf olarak değerlendirilen bir maden işletmesinin 1. sınıf gayrisıhhi müessese kadar çevre ve toplum sağlığı için risk oluşturabilecek faaliyetleri olabileceği gerçeği karşısında büyüklük esasına göre sınıflandırmanın hukuka aykırı olduğu ve ileride telafisi güç zararlar doğurabileceği sonucuna ulaşılmaktadır”.

Hukuk devleti, kent ve doğa adına teşekkürler...

AYRINTILI HABER Şehir Plancıları Odası'nda

93708za140207


       





Ayşe Teyze İklim Değişikliği Sorularını Cevapladı

Ayşe Teyze’nin hükümete cevabı: “Çevre ve Orman Bakanı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı ile Tarım ve Köyişleri Bakanı 6 Şubat 2007 tarihinde yaptıkları basın açıklamasında iklim değişikliği ile mücadele için şahsıma yönelik sorumlulukları hatırlatmışlar. Bana cevap hakkı doğmuş olmasından dolayı Türk toplumunun Ayşe Teyze’si olarak ben de kendilerine şu soruları sormak istiyorum:

* Hükümet seragazı salımı olmayan güneş, rüzgar, jeotermal, küçük hidro, biyokütle gibi yenilenebilir kaynaklar dururken neden hala bana kömür, doğal gaz ve petrol kaynaklı enerji satmakta diretiyor? Neden onlarca kömür santrali kurmakta ısrar ediyor? Neden doğal gaz santrallerini kombine ısı ve elektrik santrali şeklinde yapmak isteyen üreticiye en ufak bir teşvik vermiyor? Neden “yeşil elektrik” almak gibi bir seçeneğim yok?

* Su kıtlığı iklim değişikliğinin sebebi değil sonucudur. Kuraklığı engellemenin tek bir şartı var, küresel ısınma kritik artış olan 2°C’ye ulaşmadan bunu durdurmak. Siz hükümetsiniz, ülkenin susuz kalmasını engellemek, bunun için de iklim değişikliği ile mücadele etmek sizin de göreviniz değil mi?

* Neden bu ülkenin yenilenebilir enerjilerle ilgili hedeflerimizi garantileyen tek bir yasa yok? Bırakın yasayı, hedefimiz bile yok!

Sayın Bakanlar, enerji sistemimizde devrim yapın! Karbonsuz yenilenebilir enerjileri teşvik edin, nükleer, petrol ve kömür gibi kirli enerjileri teşvik etmekten vaz geçin. Enerji verimliliği uygulamalarını zorunlu hale getirin, toplu taşımayı geliştirin. Bu iklimi, bu gezegeni, ülkemizi kurtarmak, bizlere ve çocuklarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak için her hükümet gibi sizin de sorumluluklarınız var.

AYRINTILI HABER: http://www.greenpeace.org/turkey/news/greenpeace-huekuemetin-iklim-de


       




AİHM: "Kıyıdaki Tapulu Araziler Ancak Bedeli Ödenerek Kamuya Maledilebilir.”

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Seferihisar (İZMİR) de; kıyıdaki 75 m2'lik bir parsel için aldığı kararıyla Anayasamızın 38. maddesi ve Kıyı Kanunununa mülkiyet açısından yeni bir yorum getirdi.

Ülkemizde yıllardır Anayasamız ve Kıyı Kanunu çerçevesinde; kıyı kenar çizgisinin deniz tarafındaki alanların mahkeme kanalıyla tapudan düşürülmesi işlemleri devam etmekteydi. Asliye Hukuk Mahkemelerince görülen bu tapu iptal davaları Yargıtay’ca da onaylanmakta ve bu durumdaki parseller tapu kayıtlarından düşülmekteydi.

Bu vakalardan biri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitti. İzmir Seferihisar’da 2000 yılında, kıyı kenar çizgisinin deniz tarafında kalan araziler hazine tarafından taranarak; söz konusu parsel için tapu iptal davası açılmış ve mahkemece tapudan düşürülmesine karar verilmiş; bu kararı Yargıtay da onaylamıştır. Bunun üzerine parsel sahiplerince Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ‘nde açılan davada mahkeme TC devletinin tazminat ödemesine karar vermiştir. Mahkeme, kararını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 41. maddesine dayandırmaktadır. Bu madde, "Hakkaniyete uygun tatmin" başlığını taşımaktadır.

Bu karar, kıyılarımız hakkında Anayasa ve Kıyı Kanunu hükümlerinde bir sonuç doğurmamaktadır. Kıyıda özel mülkiyet yine olmayacaktır. Kıyılar kamu yararına kullanılabilecek ve herkesin kullanımına açık olacaktır. Ancak devlet artık bu alanları kamulaştırmak zorunda kalacaktır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu kararının doğal sunucu olarak; hazinece açılmış bu tür davaların hepsi düşecektir. Daha doğrusu Adalet Bakanlığı veya Yargıtay’ın girişimi sonucu mahkemelere bu kararın bir şekilde bildirilmesi veya duyurulması gerekecektir. Ya da bizim sistemimizde hep olduğu gibi mağdur olan tarafın mahkemeye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu kararını ibraz etmesi gerekecektir. Belki de Yargıtay bu konuda bir içtihat kararı alır.

Bu kararın ikinci önemli sonucu; Türkiye’nin; artık, kıyıdaki arazilerin kamuya maledilebilmesi için; tapu sahibine bir bedel ödemek zorunda olduğudur. Bu bedel için de ülkemizde tek yasal çerçeve Kamulaştırma Kanunu’dur. Yani devletimiz; artık bizler kıyıdan serbestçe faydalanalım diye bir bedel ödeyecektir. Bedelsiz tapu iptallerine devam eden devletimiz bu işlemi devam ettiremeyecektir. Ancak kamulaştırmayı yapacak mıdır? 2008 bütçesine bu konuda ödenek konursa bunu anlayabileceğiz. Bunu zaman gösterecek.


AİHM’nin bu kararı aynı durumdaki mülkiyetler için bir içtihat oluşturmaktadır. Bu karar, idare ve mahkemelerimizce de uyulması zorunlu bir emsal karar niteliğindedir. 1952 yılında yürürlüğe giren ve ülkemizce 1954 yılında imzalanan “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” (AİHM sayfasındaki metin) ile ülkemiz bu kukuki sistemin içine girmiştir. AB üyesi olmasak bile bu kapsamda Avrupalıyız.

Binlerce parsel için önümüzdeki yıllarda belki de çok sayıda dava açılacaktır. Ancak; bugüne kadar bir bedel ödenmeden tapudan düşürülen parsellerin ne olacağı konusunu devlet yönetimi, hukukçularımız ve mahkemeler çözecektir.

Bugüne kadar, kıyıdaki alanların tapu iptal davaları nedeniyle “kıyı yönetim” sistemimizde de önemli boşluklar doğmaktaydı. Bayındırlık ve İskan Müdürlüklerince teknik olarak tespit edilerek İl İdare Kurulu Kararıyla ve Bayındırlık ve İskan Bakanlığı onayıyla kesinleşen Kıyı Kenar çizgisinin envanteri de Bayındırlık ve İskan Bakanlığı yetki ve sorumluluğundadır.

Ancak; ülkemiz hukuku ve idari yapısının azizliği sonucu artık kıyılarımızda ikili bir hukuk sistemi oluşmuştur. Kıyı Kanunu kapsamında Kıyı Kenar Çizgisine ilişkin davalar idare mahkemelerinde görülürken; mülkiyetle ilgili davalar hukuk sistemimiz nedeniyle Asliye Hukuk Mahkemelerinde görülmektedir. Mahkeme kıyı kenar çizgisini değiştirebilmektedir. Bu kararlar Bayındırlık ve İskan Bakanlığına bildirilmemektedir. Yani ülkemizde kanun koyucunun tasarladığı bir tek kıyı kenar çizgisi olması gerekirken; bugün pek çok yerde iki tür kıyı kenar çizgisi bulunmaktadır: 1. Kıyı Kanunu kapsamındaki KKÇ, 2. Mülkiyet hukuku kapsamındaki KKÇ. Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ne yazık ki bu iki tür KKÇ’nin kaydını tutamamaktadır. Sadece bakanlıkça onaylanan sınırların envanteri tutulabilmektedir. Doğal olarak imar ve yapılaşma açısından Bakanlık kayıtları esas alınmaktadır.

Bu kararla, kıyılarımızın statüsünde ve kullanımında, teorik olarak bir değişiklik olmamaktadır. Önümüzeki günlerde bu konuda açılmış tapu iptal davaları düşecektir. Artık Türkiye kıyıdaki bu parseller için bir kamulaştırma bedeli ödemek durumundadır. Sorun kaynak ayırmaya dayanmaktadır.




91286za260107


       




Dönüşüm Alanları Kanun Tasarısı'na Karşı ŞPO İmza Kampamyası

Şehir Plancıları Odası; "kentsel mekanı barınma ve yaşama alanı olarak değil yatırım aracı olarak gören, kamu yararı ve halkın katılım mekanizmalarını dışlayan, kentsel gelişimi ve planlama sürecini mekansal bütünlükten uzak, parçacı, rant odaklı girişimlere terk eden" kanun tasarısına karşı imza kampanyası başlattı.

22 Haziran 2006 tarihinde TBMM'ne sunulan, Bayındırlık Komisyonunun raporunu verdiği, yakında Meclis Genel Kurulunda görüşülecek yasa tasarısı üzerine bugüne kadar pek çok görüş bildirildi. Medyada yayın yapıldı. Bildirilen görüşlerin neredeyse tamamı tasarının aleyhinde idi. Lehinde olan tek yayın vardı: Radikal Gazetesinin 20 Kasım 2006 tarihli sayısı nın manşetinde: "Çarpık yapılaşmaya dev neşter" diyordu. Alt başlıkta ise "Depreme dayanıksız yapılar yıkılacak, firmalara vergi muafiyeti gelecek, projeye illerin vergi gelirine göre pay aktarılacak" deniliyordu. Bu gazete haberine ilişkin yorum ve değerlendirmeyi Korhan GÜMÜŞ Birgün gazetesinde Radikal'in Radikal Dönüşümü yazısıyla yapmıştı.

2005 Mart ayında "Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Kanunu Tasarısı" adıyla TBMM'ye sunulan; sonradan kırsal alanları da -yani tüm ülke sathını kasayan- ve adı da "Dönüşüm Alanları Kanun Tasarısı"na dönüştürülen tasarıyla İmar Kanunu ve Kamu ihale Kanunu; dönüşüm alanı olarak belirlelen bölgeler için hükümsüz hale getirilmeye çalışılıyor. İmar Kanunu hangi alanlarda yetersiz kalıyor ise bunu düzeltiniz. İhale Kanunu yetersiz ise değiştiriniz. İstisnai hukuk kuralları ancak istisnai durumlarda çıkarılmalıdır: Hukukun temel ilkelerinden biri de "genellik"tir. Bu tür özel hukuk alanları yaratmak, özel grupların korunması için yapılır. Özürlüler için, yaşlılar için, çocuklar için için bu tür özel hukuk düzenlemelerine ihtiyaç vardır. Ülkemiz fiziki mekanı ve çevre için de özel kanunlarımız var: Çevre Kanunu, Milli Parklar Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu... Ama ihale kanununa tabi olmayan ihale yapmak neden? İmar Kanunu dar mı geliyor? Onları düzeltin o zaman.

Kentsel ya da kırsal, dönüşüm alanları için yönetimin yapması gereken bir yönetmelik çıkartmaktır. Konu imardır. İmar kanunu kapsamında çözümlenmelidir. Ya da ŞPO'nun önerdiği "İmar ve Şehirleşme Kanunu" kapsamında çözümlenmelidir.

Şehir Plancıları Odası'nın kampanya metnini aşağıda aynen yayınlıyoruz:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na

KENTLERİMİZİN YAĞMALANMASINA SON VERİLSİN !

DÖNÜŞÜM ALANLARI HAKKINDA KANUN TASARISINA HAYIR!

Sağlıklı ve yaşanılabilir kentsel mekan üretimi-planlaması açısından oldukça sorunlu bir kentleşme tarihine sahip ülkemiz için yenileme yoluyla kentsel mekanın düzenlenmesi önemli bir ihtiyaca denk düşmektedir. Ancak bu ihtiyacın çözümüne yanıt olarak geliştirilecek gerçekçi bir yasal düzenlemenin, sağlıklı ve yaşanılabilir kentsel mekan sorununu tüm yönleriyle (sosyal, ekonomik, kültürel ve fiziksel) ele alması ve belirli bir mekansal bütün (kent, bölge ve hatta ulusal ölçek) içerisinde düzenlemeler getirmesi gerekmektedir. Ne var ki, çeşitli rant çevrelerinin yoğun çabaları ile bugünlerde TBMM'nin gündemine getirilen "Dönüşüm Alanları Hakkında Kanun Tasarısı" bu tür bir düzenlemenin oldukça uzağında bir kaygı ve içerik taşımaktadır. Sözkonusu Tasarı, kentsel mekanı barınma ve yaşama alanı olarak değil yatırım aracı olarak görmekte, kamusal yararı ve halkın katılım mekanizmalarını dışlamakta, kentsel gelişimi ve planlama sürecini mekansal bütünlükten uzak parçacı rant odaklı girişimlere terk etmektedir.

Bizler aşağıda imzası olan yurttaşlar, kentliler ve şehir plancıları olarak doğal afetlere ve kentsel risklere açık kentsel mekanların kamu yararı ve barınma hakkı doğrultusunda yenilenmesine ve sağlıklaştırılmasına yönelik hiçbir ciddi öneri sunmayan ve rant amaçlı tasfiye yasasından başka bir karşılığı olmayan Dönüşüm Alanları Hakkında Yasa Tasarısına tümüyle karşı çıkıyor; kamu yararı, sosyal adalet ve demokratik katılım ilkelerini esas alan ve bütünlüklü planlama süreçleri öngören bir İmar ve Şehirleşme Kanunu oluşturulmasını vekillerimizden talep ediyoruz.

Bu imza kampanyası ile ülkemizde yasama süreçlerinin demokratikliği bir kez daha sınanmış olacak. Sadece demokratikliği değil; bilimselliği, hukuki niteliği, sürdürülebilirliği, kamuoyu desteği de irdelenmis olacak.






       




İklimimizi Kimler Bozuyor ?

Birleşmiş Milletler, atmosfere karbon esaslı gazların emisyonu ile sera etkisini artırarak dünyamız atmosferini ve iklimimizi kimlerin nasıl bozduğunu 41 sanayileşmiş ülkenin verilerini derlediği bir raporla açıkladı.

BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve buna ait Kyoto Protokolü, iklim değişikliği konusunda mücadeleyi sağlayacak uluslararası tek çerçevedir. 1997'de imzalanan ancak 18 Kasım 2004 tarihinde yürürlüğe giren Kyoto Protokolü ile yeryüzünün ısınmasını önleyebilmek amacıyla, sera gazları olarak tanımlanan karbon esaslı gazların atmosfere salınmasının (emisyonunun) sınırlandırılması öngörülüyor.

Ancak, atmosfere en fazla gaz emisyonu veren ABD, sera etkisi yaratarak küresel ısınmaya yol açan gazların atmosfere salımının azaltılmasını öngören Kyoto anlaşmasını imzalamayı reddediyor.

Türkiye'nin Sözleşmeye taraf oluşu ile birlikte her yıl sunmakla yükümlü olduğu Sera Gazı Emisyon Ulusal Envanteri, resmi olarak ilk defa 15.4.2006 tarihinde UNFCCC sekretaryasına sunuldu. Böylece Ekim ayında yayınlanan BM Sera Gazları Raporunda Türkiye verileri ilk kez yer almış oldu. Yayınlanan raporda ne yazık ki ülkemizin sera gazları emisyonunun hızla arttığını görüyoruz: 1994-2004 döneminde ülkemizin sera gazları salınmının 1994 yılına göre % 72.6 oranında artmış. Bu düzey ile TR listenin en başında yer alıyor.

Türkiye'nin 1990-2004 dönemindeki sera gazı salımındaki artış oranı.

Türkiye'nin sera gazı salımının sektörel dağılımı. (Milyon ton CO2 eşdeğeri)

Global olarak sera gazları salımının sektörel dağılımına bakıldığında iss enerji sektörünün % 38 ile ilk sırada yer aldığı görülüyor. Bunu % 27 ile ulaşım ve % 17 ile sanayi izliyor. Bu Enerji ve ulaşımın payı 1990-2004 döneminde artarken sanayinin oranı düşmüş. Bu veriler fosil yakıtlar yerine güneş ve rüzgar enerjisi gibi alternatif türlerin geliştirilmesinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.






       




Kıyılarımız İçin Sayıştay'dan Uyarı

Sayıştay Genel Kurulu tarafından da kabul edildikten sonra TBMM Başkanlığına sunulan "Kıyıların Kullanımının Planlanması ve Denetimi" başlıklı performans denetim raporunda ülkemizdeki kıyı kullanımının Kıyı Kanunu ve Anayasaya aykırılıklarının somut örnekleri veriliyor.

Sayıştay Kanunu uyarınca hazırlanan bu rapor, Sayıştay Genel Kurulu kararı ile Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuştur.

Raporda ülkemizde kıyı kullanımının hukuki çerçevesi detaylı olarak inceleniyor, uygulamadaki aykırılık ve eksiklikler örnekleriyle sergileniyor.

Raporda kamu kurum ve kuruluşlarının da kıyıları mevzuata aykırı, doğal yapıyı bozan ve zarar verici şekilde kullanmakta oldukları belirtiliyor:"Kamu kurumlarının, kıyı ihlallerinden kaçınmasının ve mevcut ihlallerini kaldırmasının bu alanda hem iyi uygulama örneği teşkil edeceği hem de kıyı alanlarındaki diğer ihlallerin kaldırılması çalışmalarını olumlu etkileyeceği düşünülmektedir."

Sayıştay'ın "Kıyıların Kullanımının Planlanması ve Denetimi" raporu kurumun internet sayfasında yayınlanmaktadır.
http://www.sayistay.gov.tr/rapor/rapor3.asp?id=63