Kızkulesi
Ö.Faruk CEBECİ, Kent Plancısı
Güzelliğin, ulaşılamamışlığın gizeminde saklıydı.
Kız kulesi masallardaki kaf dağı gibidir. Hakında söylenceler olan bir yapı / bir simgedir. Aslında kulenin adı ilk kez MÖ 411 de Atina’nın Sparta’yı yenmesiyle kulenin boğaz giriş-çıkışını denetlemek için kullanılmasında geçmektedir. Bizantion Atina egemenliğine girince Amiral Hares’in eşinin Üsküdar’da ölmesiyle kulenin bulund
uğu kayalığa bir sunak yapılarak gömüldüğü söylenmektedir. İlk belirgin bir yapıya da 12.yüzyılda kavuşmuş olan kayalık 14.yüzyılda Sultan Orhan’ın Bizans prensesi Teodora ile evlenmesi sırasında kule, görüşmelerin yapıldığı bir ara durak konumunu üstlenmiştir. Fatih’in İstanbul’u almasından sonra kule yenilenmiş, Osmanlı döneminde de kule, fener, cezaevi, denetleme kulesi gibi işlevler üstlenmiştir.1964 de Ulaştırma Bakanlığı, kuleyi Milli Savunma Bakanlığı’na bırakmış 1982 yılında da kule tekrar Denizcilik İşletmesince kullanılmaya başlanmış, daha sonraları boş kalan kule son yıllarda da şiir günlerinin düzenlendiği bir mekan olarak kullanılmıştır. 1995 yılında açılan bir ihaleyle kule 49 yıllığına özel bir işletmeye kiralanmıştır.
Ancak kulenin bu tarihsel geçmişi değil de genellikle onun hakkındaki söylenceler bilinir.
Sestos’daki Afrodit tapınağı rahibelerinden Hero, Abidos köyünden genç Leandros’a tutulur. Genç aşık her gece denizi yüzerek geçer ve sevgilisi ile buluşur. Fırtınalı bir gecede rüzgar kulenin fenerini söndürünce yolunu şaşıran genç boğulur.Ertesi sabah Leandros’un cesedi bulununca Hero da kendisini sulara atarak intihar eder.
Daha çok bilinen diğer bir söylenceye göre de Bizans imparatorlarından ya da padişahlardan birinin çok sevdiği güzel bir kızı vardır.Kahinler bu kızın falına baktıklarında kızın bir yılan tarafından sokularak öleceği kehanetinde bulunurlar. Bunun için imparator kızını ölümden kurtarmak için denizin içindeki adacığa bir kule yaptırarak kızını buraya koyar. Ancak bir gün kuleye giden üzüm sepetinin içine saklanan bir yılan tarafından sokularak öldürülür. Bu yüzden de bu kuleye Kızkulesi denir.
Eski fotograflarda, gravürlerde gördüğümüz kızkulesi ile resterasyon sonucu oluşan kızkulesi arasındaki fark ise kent toplumunun (kentlinin) imgeleminde oluşan görüntü arasında çelişkilere neden olmaktadır.
Bireyin çevresini algılamasında ve imgeleminde yaşatmasında nirengi noktaları vardır. Aynı biçimde bireyin kenti algılamasında da kentsel nirengi noktaları vardır. Bu genel anlamda dışarıdan başlayarak kentin silüeti, silüete etki eden önemli yapılar, kentin girişi, meydanlar, sokaklar, çıkmaz sokaklar (ve çıkmaz sokakların gizemini ve sıcaklığını bilmeyen imar yasası) tüm bunlar kentsel imgeyi belleğe çivileyen ve bunun çevresinde dokunan noktalardır - ki bu noktalar genelde tarihsel yapılardır.
Salacaktan görünen İstanbul silüeti ve önun önünde yeralan Kızkulesi bir bütün içinde görünmektedir.
Ancak tüm kentsel imgeler ulaşılamayan noktalardır diye bir genelleme yapılamaz örneğin Ayasofya içine elbette girilen, koridorlarında dolaşılan bir yapıdır ve imgesi de bununla birlikte oluşmuştur zaten. Kız kulesinin imgesi ise tam tersine uzaktan izlenmesi teması ile bütünleşmiştir – ki bu bütünsel kavram oraya hiçkimsenin ulaşamıyor olması ile birliktedir.
Mecnun’un, Ferhat’ın, Romeo’nun bu denli bir tutkuya kapılmalarının ruhsal çözümlemesini, ulaşılamayan sevgilinin, bireyin içsel dünyasında büyüyen imgesinde aramak gerekiyor.
Peki eğer sevgililerine, Leyla’ya, Şirin’e, Juliet’e ulaşsalardı bu büyük aşklar yaşanır mıydı / yazılır mıydı ? Belki evet, bence hayır.
Elbette düşlenen sevgiliye ulaşmanın, birlikteliğin güzelliği, doyumu kuşkusuz doğrudur.
Ancak öyle imgeler, düşler, varlıklar vardır ki onlara ulaşmak (bir tabu gibi) düş dünyamızda onları yaşatmak da bireyi zenginleştiren unsurlardır . Bazı kentsel imgeler de böyledir. Bir kentin görünen silüeti içine girildiğinde de algılanamaz ve dışardan verdiği güzel görüntü duyumsanamaz.
İşte kız kulesi tam da böyle bir imgedir.
Onun güzelliği ulaşılamamışlığının gizeminde saklıdır.