BARAJLAR

 

Dr. Kent Plancısı Mehmet Çakılcıoğlu

Y. Kent Plancısı Ömer Faruk Cebeci

 

 

*Bu Bildiri İstanbul Teknik Üniversitesi-Kent ve Kentleşme Klübü'nün 27 Nisan 2004 tarihinde düzenlediği panelde sunulmuştur.

 

Bizim bu konuya bakış açımız her ne kadar barajlar kent planlamanın birebir ana konusu olmasa da daha çok bir plancı gözüyle olacaktır.

 

Bir akarsuyun akışına engel olmak üzere yapılan sete baraj, bu setin arkasında biriken su ile oluşan göle de baraj gölü denir.

 

İnsanların avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik yaşama geçmesi ve tarımla uğraşmaya başlamasıyla birlikte yaşam tarzı ve doğayı kullanma biçimi de değişmiştir. İnsanlığın en büyük ihtiyaçlarından olan suya hükmetme isteği ve zorunluluğu, nehirlere set çekmesi hem sel baskınlarını önleme amacına hem de tarımsal üretimde ve kullanımda su biriktirme isteğine hizmet etmiştir.

 

Barajlara ve su kemerlerine tarihin eski dönemlerinde de rastnalınmaktadır. Romalılar döneminde ve Anadolu uygarlıklarında da su kemerlerine ve barajlara gereksinim duyulmuştur. Tarihi dönemlerde salt su ve sulama gereksinimini karşılayan baraj gölleri ve hidroelektrik santralleri artık günümüzde enerji üretiminin önemli bir etkeni olmuştur.

 

Aslında temel sorun barajların tarihi eserlere vereceği sorunlarında ötesinde uzun zamandır mühendisler ve çevreciler arasında tartışılan barajların çevreye vereceği zararlardır.Bir taraf enerji gereksinimini ortaya sürerken diğer taraf çevresel ve tarihi gerekçeleri öne sürmektedir.

 

Genel olarak bu konu iki grupta toparlanabilir.

 

Olumlu görüşler;

 

- Enerji üretimi (2000 yılında elektrik üretiminin %55’I hidroelektrik santrallerinden elde edilmiş)

- Balıkçılık ve turizm ile bölgesel ekonomiye katkıları

- İklimsel değişim

          İklimsel değişim konusunun iki yönlü değerlendirilmesi yapılmaktadır. İklimin değişmesi kimileri için olumlu değerlendirilirken (kışların sert geçmemesi, yazlarınsa kurak geçmemesi) kimileri içinse doğal dengenin bozulmasıdır.

 

Olumsuz görüşler;

 

Olumsuzluklar iki aşamada değerlendirilmektedir.

 

Baraj yapımından önce;

        -Baraj gölü altında kalacak yerleşmelerin boşaltılması, kamulaştırılması, başkabir yerde yeniden iskan edilmesi.

        -Tarihi ve toplumsal değerlerin değişime uğraması ya da yok olması

        -Doğal dengedeki değişiklikler.

 

Baraj gölünün yapımından sonra;

 

      -Tarımsal ve ormanlık alanların su altında kalması. (Ne yazık ki 1.sınıf tarım toprakları nehir kenarlarında kalmaktadır)

        -Su dengesinin bozulması

        -Çevrede yapılan düzenlemelerle erezyonun artması

        -Hastalıkların artması

 

         Birçok ülkede barajların yapımıyla birilikte enerji üretiminin artmasına karşın yaşanan sorunlar da artmıştır. Bilinen ve tipik bir örnek de Assuan barajıdır.

 

Assuan Barajı Mısır’da 1961 yılında temeli atılan ve kısa bir sürede tamanlanan ve tamamlandığında o dönem için dünyanın en büyük barajı ünvanını kazanan bir barajdır.

 

O dönem için dünyanın en büyük barajı inşa edilmiş ama geri dönülmesi olanaksız bir ekolojik felaketin başlamasına da neden olmuştur.

 

Baraj tamamlandıktan sonra Nil Nehri’nin taşıdığı mil baraj gölünün dibinde toplanmakta ve yüzyıllardır o bölgenin tarımı için çok önemli olan Delta bölgesi’ne ulaşamamaktadır. Nil’in taşıdığı milden yoksun kalan Tarım toprakları bugün kimyevi gübre gerektirmektedir.

 

Bundan başka toprak tuzlarını eritip alacak seller olmadığından toprağın tuz oranı çok yükseklere çıkmıştır. Bu yanlızca delta için geçerli olmayıp, orta ve yukarı Mısır için de geçerlidir.

 

Aynı zamanda, baraj arkasında biriken sularla kazanılması düşünülen çöl arazisi de hesaplandığı kadar kazanılamamıştır. Bunun nedeni kaybolan milden gelmektedir. Çöl toprağını kazanmak için paha biçilmez bir madde olan mil yeni alanlara kamyonlarla taşınmıştır. Bu taşıma da maliyeti çok büyük oranda arttırmıştır.

 

         Başka bir açıdan bakarsak açık ve oldukça geçerli bir kazanç görülmektedir. Çok büyük araziler selden kurtarılmış, kanal sulamasına geçilmiştir. Yılda iki ürün alınarak yıllık verim iki katına çıkartılmıştır. Ancak, Nil buna da tepki göstermiştir. Bu aşamada “Bilharzia” adlı hastalık ortaya çıkmıştır.

 

Bilharzia eski çağlarda Mısır’da vardı. Bu parazitin yumurtaları Tutankamon’un mezarına bulunan mumyaların bağırsaklarında görülmüştür. Daha sonraki süreçte rastlanmamış ancak bu 1900’lerin başından beri gelişen kanallarla sulama nedeni ile salgın durumuna gelmiştir. Bu paraziti taşıyan sümüklü böcekler her yıl Nil’in taşması ile denize sürüklenmiş ve sayıları denetim altında kalmıştır. Barajın yapılması ile sona eren taşma ve sel olayından sonra bu durum değişmiştir. Bilharzia hastalığı taşıyan sümüklüböcekler hızlı akan nehirlerde uzun süre yaşayamazlar. Ancak durgun olan baraj gölü bu hayvanların üremeleri ve hastalığı yaymaları açısından çok uygun bir ortam yaratmıştır.

 

Barajın yarattığı tek sağlık sorunu bu değildir. Daha az bilinen, fakat öldürücü olan Anopheles Gambia sivrisineklerinden geçen öldürücü sıtmadır.

        

        Barajın yapılmasındaki amaç Nil’in yıllık taşkınlarını önleyip, sulanmayan arazileri verimli duruma getirmek, çölden verim almak, kuraklığa ve kıtlığz karşı gelmekti. Baraj gölünün dolması için 163 milyar metreküp suyun yeterli olacağı hesaplanmıştı ve bu hesaba göre 1970 yılında barajın dolması hesaplanmıştı. 1971 yılının ortalarında hala yarısı dolmamıştı. Uzmanlar daha iki yüz yıl boyunca dolmayacağını söylemektedirler.[1]

 

       Bunu nedenlerinde biri buharlaşacak su yılda 10 milyon metreküp hesaplanmışken bu sayı yılda 15 milyon metreküpdür. Planlama aşamasında hesap edilmeyen diğer bir nokta ise bu kadar büyük bir su kütlesinin üzerinde meydana gelen rüzgarların su kaybını hızlandırma olgusudur.

        

        Nil Nehri Libya Çölü, Mısır, Çad ve Senegal toprak altı sularının zengin olduğu bir bölgenin üstünden geçmekte ve buradan su aldığı bilinmektedir. Assuan Barajı yapıldıktan sonra oluşan büyük basınç nedeniyle suyun akış yönü değişmiştir ve yer yer ter akıntı olmuş baraj gölünden aşağıya doğru akış yani su kaybı başlamıştır.

        

        Sonuç olarak görkemli bir nehir olan Nil Nehri’nin sularını toplamak için görkemli bir baraj yapan Mısırlılar gerçekte eskisinden daha az suya sahip olmuşlardır.

        

        Ülkemizde gerçekleştirilen büyük çaptaki barajların da geleceklerinin Assuan Barajı’na benzeyeceği çok açıktır. Ortaya çıkan ekolojik felaketlerin önlenmesi ya olanaksızdır ya da çok büyük bir maliyet gerektirecektir. Hidrolojik açıdan çok zengin bir potansiyele sahip ülkemizde yapılması gereken çeşitli ölçütler açısından dünyanın en büyük barajlarını inşa edip bunlarla gereksiz yere övünmek yerine daha fazla sayıda ama daha küçük ölçekli barajların inşa edilmesi gerekmektedir.

 

        Ülkemiz birçok tarihi kalıntının ve değerin bulunduğu bir coğrafyada bulunmaktadır.

        

        Pekiyi 50-70 yıllık bir yatırım için binlerce yıllık tarih yok edilebilir mi?

       

        Sadece gölün dolma alanı değil çevresinde de arazi yapısı  değiştirildiğinden göl çevresindeki tarihi yapı ve doku da bozuluma uğramaktadır.

 

        Türkiye’nin de imzaladığı ve 14.8.1999 yılında TBMM’nden geçirdiği Malta Sözleşmesi’ne göre  "Bu sözleşmeyi imzalayan ülkeler her türlü yeni yatırım söz konusu olduğunda, ilgili bölgede arkeolojik araştırmaların yapılması ve belgelenmesi için söz verir. Bu araştırmaların maliyeti ise yatırımcı kuruluşa aittir. Baraj bölgelerinin proje aşamasından itibaren arkeoloji heyetleri tarafından taranması gerekir.”

 

        Sorun hem enerji üretimi hem korumacılık bağlamında ele alındığında yapılması gereken konunun ülkesel ölçekte ele alınarak bir ülke planının yapılması gerekliliğidir .

 

        Ülkemizde yıllardır yaşanan enerji yetersizliği, üretim eksikliği ya da fazlalığı bütüncül bir ülke planlama yaklaşımının eksikliğinden kaynaklanmaktadır.

 

         Enerji üretimi/tüketimi planlaması günlük politik kaygıların üstünde ülke geleceğine dönük bir planlama sürecidir. Enerji üretimi ayrıca, ülkesel planlamanın önemli sektörel bölümlerinden de birisidir.

 

        Ülke planlaması genel olarak "Ülke bütününde, kentleşme ve nüfus dağılımı, yerleşme hız ve dağılımını, gelişme hız ve özelliklerini saptayarak, toplum yararına dengeli nüfus dağılımını sağlamak, ekonomik ve sosyal plan kararlarının mekana yansımasına ve karşıt biçimde mekandaki olguların kalkınma planlarına aktarılmasına olanak tanımak, üst düzeyde mekan düzenlemesi açısından belirli sayıda plan seçeneklerinin karşılaştırılmasıyla kaynak kullanımının en faydacı oluşuna dönük kararlar üretmek, politikalar saptamak ve önlemler getirmek amacıyla sürekli geliştirilen teknik ve yöntemler süreci" olarak tanımlanabilir.

        

         "Ülke planlaması ile;

         -Toplumsal ve ekonomik içerikli kalkınma planı kararlarının mekana yansıması,

         -Üst düzeyde, ülke ölçeğinde ve çevresel etkinliği olan yatırımların bölgelerarası dengeli dağılması,

         -Sektör planlamalarının bütünleşmesi ve planlar arası yatay eşgüdümün kurulması,

         -Tüm kamu kuruluşlarının karar mekanizmaları arasında uyumun sağlanması,

         -Öncelikle kentsel ve endüstriyel gelişme ile ilgili yerseçimi kararlarının giderek bununla bütünleşen altyapı projelerinin en üst düzeyde bir planlama ile bağlantısının sağlanması ve optimum faydalanma düzeyinin gerçekleşmesi,

         -Mekansal verilerden sektörel kararların etkilenmesi ve kalkınma planının buna göre önceden yönlendirilmesi,

 

sağlanacaktır.

 

       Kalkınma planı ışığında, ülkesel alan kullanmada değişme sürecine uygun amaç ve ilkelerin saptanması sağlanacaktır. "Ülkesel planlama yaklaşımının, gelecek perspektifinde salt ülkenin fiziksel planlaması dar kapsamında değerlendirilmemesi gerekmektedir. Ülkenin tüm enerji, üretim (sanayi, tarım...) kaynaklarının (yeraltı-yerüstü) envanterinin çıkarılması geleceğe dönük kullanımların çevre ve kültürel değerlerini gözardı etmeden hesaplanması ve ülke bütününde tüketim politikalarının saptanması gerekmektedir.

 

       Enerji kullanımının planlanması, ülke planlaması kapsamında düşünüldüğünde yatırımların ve enerji gereksiniminin doğruya en yakın biçimde hesaplanması sonucunu doğuracaktır.

 

       Sonuç olarak tarihi ve arkeolojik alanların, çevresel ve doğal değerlerin korunmasında, yatırımların yer seçiminde, bütüncül bir planlama anlayışıyla geçmişten geleceğe uzanan bir yelpaze içinde düşünerek, tüm verilerin analizini bu kapsamda yaparak, ülkesel ölçekli planlamalarla bu ve benzeri sorunların üstesinden daha kolay kalkılabileceğini düşünmekteyiz.