ÇATALHÖYÜK:
NEOLİTİK DÖNEM YERLEŞİMİ ÖRNEĞİ
ORÇUN İMGA
Gazi Üniversitesi
Kentleşme ve Çevre Sorunları
Yüksek Lisans Öğrencisi
GİRİŞ
Bilindiği üzere tarihçiler, yazının icadıyla başlayan devirlere
“Tarihsel Çağlar”, yazının bilinmediği devirlere de “Tarih Öncesi Çağlar”
adını vermektedirler. İlk yazı Mezopotamya’da ve Mısır’da yaklaşık
olarak, M.Ö. 3000’in başlarında kullanılmaya başlanmıştır. Dolayısıyla,
tarih öncesi devirlerin, M.Ö. 3000 tarihinden eski olan çağlar olduğunu söylemek
mümkündür. Tarih öncesi uygarlıkları genel olarak; Paleolitik Çağ,
Mezolitik Çağ, Neolitik Çağ, Kalkolitik Çağ ve Maden Çağı olarak sınıflandırmak
mümkündür.
İlk insan topluluklarının yaşam düzenleri, avlanma ve yenilebilir
bitkilerin derlenmesine dayanıyordu. Erkek, hayvan avlayarak, kadın da bitki
ve küçük hayvanları toplayarak hayatını idame ettirebiliyordu. Bunların
barındıkları yerler de, mağaralar ve doğal etkilerden az da olsa korunmuş
olan kaya sığınaklarıydı. Bu bakımdan, insanlar daha bereketli avlanma
alanları buldukları zaman, oralara kolayca göç edebiliyor, yer değiştirebiliyorlardı.
Belirli bir mekan veya konutla yaşam alanları sınırlandırılmış değildi.
Bu insanların bıraktıkları maddi kültür belgeleri, yani onlardan günümüze
kadar gelebilmiş kalıntılar, genellikle, çakmak taşlarının yontulmasıyla
biçimlendirilmiş baltalar, kesiciler, deliciler ve kazıyıcılar gibi aletler
olduğundan, yarattıkları kültüre “Eski Taş Devri” anlamında kullanılan
Paleolitik çağ adı verilmektedir. Diğer yandan, yaşam biçimlerinin henüz
besin üretimi aşamasına erişemediğine bakılarak, bu kültür evresine
“Toplayıcılık ve Avcılık Dönemi” adı da verilmektedir.
Bu dönemde, belirli düzeyde oluşmuş bir sanat anlayışının varlığını
gözlemlemek de mümkündür. Taştan ve fildişinden yapılan heykelcikler ile
mağara duvarlarına yapılan başarılı duvar resimleri, dönemin günümüze
bıraktığı değerli maddi kültür miraslarıdır. Dikkati çeken bir diğer
husus da bazı bölgelerdeki mezarlarda ölünün yanında yiyeceklerin de
bulunmuş
olmasıdır. Buradan, taş devri insanının yaşamın ölümden sonra da devam
ettiğine inandığı anlaşılmaktadır. Anadolu’da bu çağ, özellikle
Antalya’nın 30 km. kuzeybatısındaki Karain Mağarası’nda izlerini bırakmıştır.
Paleolitik Çağ’da yontma ve yongalama yöntemiyle yapılan aletler, “Orta
Taş Devri” anlamındaki Mezolitik Çağ’da bileme ve cilalama yöntemleri
de kullanılarak daha çeşitli ve kullanışlı hale getirilmiş, kütüklerden
oyma kayıklar yapılmıştır. “Mikrolit” adı verilen çakmak taşından
yapılan minik aletler, bu devre özgü buluntular arasındadır.
Bu dönem insanının besin üretimine geçmemekle beraber, toplayıcılık ve
avcılıkta daha yoğun olarak faaliyet gösterdikleri anlaşılmaktadır. Bu dönemde
mağara hayatı bazı yerlerde kısmen devam etmekle birlikte, iklimlerin yumuşaması
sebebiyle, insanların çoğu geniş ormanlar içindeki açık alanlarda, deniz
ve göl kıyılarında ya da nehir boylarında küçük gruplar halinde yaşamlarını
sürdürmüşlerdir. Dönemin sonuna doğru gıda birikimine başlanmıştır.
Ancak kuşkusuz, yaşam biçimindeki en köklü gelişme, insanların besin üretimine
geçmeleri ile meydana gelmiştir. Yabani tahıl türlerinden elde edilen
tohumların ekilmesiyle başlayan ve giderek gelişen tarıma paralel
olarak, bazı hayvanların evcilleştirilmesi sonucunda insanlar, besinleri
ürettikleri topraklara bağlanmaya mecbur kalmışlar ve böylece göçebelik
devri sona ermiştir. Tarım toprakları daha çok ovalarda bulunduğundan,
mağara ve kaya sığınaklarında yaşayıp, uzak tarlalarda çalışmanın
zorluğu
hemen anlaşılmış, bu ihtiyaç konut yapımı gereğini ortaya çıkarmıştır.
Gerek
besinlerin üretilmesi, gerekse ilk yerleşik köy toplumlarının oluşması,
insanlık tarihinde yeni bir çağın başlangıcı olarak kabul edilmektedir.
İşte, “Yeni Taş Devri” anlamına gelen Neolitik Çağ, bu yüzden bir
devrim
olarak nitelenmektedir.
I. NEOLİTİK DEVRİM VE NEOLİTİK YERLEŞİMLER
Gordon Child, 1936 yılında yayımlanan Kendini Yaratan İnsan (Man Makes
Himself) isimli kitabında, birbirini izleyen iki devrimden söz etmektedir.
Bunlardan birincisi “Neolitik Devrim”, ikincisi ise “Kentsel Devrim”dir.
Bilindiği gibi, Paleolitik Çağ’da, insanlar yaşamlarını avlanma ve besin
toplama yoluyla sürdürüyorlardı. Nüfus ve doğal çevredeki nüfus yoğunluğu,
doğanın onlara sağladığı besinle sınırlıydı ve gerekli besini sağlamak
için
sık sık yer değiştirmeleri gerekiyordu. Neolitik Çağ’da ise toplumlar,
tarım
yapmayı ve hayvanları evcilleştirmeyi öğrendiler; bu yolla besin ürettiler.
Neolitik toplum, doğa koşulları uygun olduğunda, artık kendi tüketimi için
gerektiğinden çok besin üretebiliyor ve artan nüfusu beslemek için üretimini
arttırabiliyordu. Artık ürünlerini depolamak için tarım yaptıkları
yerlerin
yakınına köyler kurdular ve zamanla, bu yerleşmelerin nüfusları ve sayıları
arttı . Child’a göre, “ekonomilerini ve araç-gereçlerini yerel koşullara
uydurma çabası, her neolitik topluma, keşif ve icatlarda bulunma yolunda,
kendine özgü, farklı olanaklar sunmuştur. Böylece, her grup, kendi
koşullarına uygun, farklı gelenekler geliştirmiştir. Bu nedenle, tek bir
“neolitik kültür”den söz edilemez. Bir çok neolitik kültürler vardır.
Ancak, Graham Clark gibi yazarlar da, bunun böyle olmadığını, bu
farklılaşmanın neolitik devrimin her yerde eş zamanlı olmayıp, çok uzun
zaman farklarıyla gerçekleşmiş olmasından kaynaklandığını savunmuştur.
Yakındoğu ve Ortadoğu’da birkaç bin yıl süren bir evrimle insanoğlu,
yavaş
yavaş yerleşik düzene geçerek bulunduğu ortamın hakimi durumuna geldi ve
“Neolitik Devrim” olarak adlandırılan bu olgu, insan topluluklarının
yaşantılarını kökünden değiştirdi. Böylece Paleolitik Dönem’in
avcı-toplayıcıları, aşamalı bir süreç sonucunda yerlerini ilk tarımcı
ve
hayvancılara bıraktılar. İnsanoğlunun bu şekilde sabit düzene geçmesi
ile
dünya üzerindeki ilk yerleşim birimleri de ortaya çıkmış oldu. Bu konu
ile
ilgili olarak en çok kullanılan iki örnek, Filistin’deki Eriha (Jericho)
ile
Anadolu’daki Çatalhöyük’tür. Eriha, Filistin’in suyu bol, ayrıcalıklı
bir
noktasına yayılan bir yerleşim merkezi olmuştur. Yerleşim alanı, güneşte
kurutulmuş tuğlalarla inşa edilmiş, yarı yarıya yere gömülü evlerden
oluşmaktadır. Kent, savunma amaçlı olup olmadığı belirlenemeyen bir taş
duvarla çevriliye benzemektedir. Bu taş duvarların yanında yüksek bir kule
yer almaktadır. Bu dönem yerleşimlerinin hiç birinde bu kulenin bir başka
benzerine rastlanamamıştır.
Birçok bilim adamı, Neolitik Dönem’den itibaren özellikle, tam zamanlı
çalışan bir zanaatkar kesimin varlığını vurgulamakta ve bundan hareketle,
incelenen yerleşim alanının kent sıfatını hak edecek aşamaya geldiği
sonucuna varmaktadırlar. Eriha ve Çatalhöyük’te arkeologlar, gün
ışığına
çıkarttıkları yerleşim alanlarının genişliğinden ve buna bağlı
olarak, bu
alanda barınabilecek nüfus kalabalığından hayli etkilenmişlerdir. Bu
nedenle
buraları, sıradan köyler biçiminde tanımlamayı genellikle
reddetmektedirler.
Gerçekten de, hem Eriha, hem de Çatalhöyük iyi korunmuş olmaları nedeniyle
türlerinin en değerli örnekleridirler. Ancak bu çalışmada, ülkemizde
bulunuyor olmasının kazandırdığı önem nedeniyle, Çatalhöyük ayrıntılı
olarak
incelenmiş ve neolitik dönem kentleri bu örnekte tanımlanmaya çalışılmıştır.
II. ÇATALHÖYÜK
Şüphesiz, Erken Neolitik Çağ yerleşmelerinden en ünlüsü Konya Ovası’ndaki
Çatalhöyük’tür. Konya ili, Çumra ilçe merkezinin 11 km. kuzeyindeki höyük
“doğu” ve “batı” olmak üzere iki yerleşme yerinden oluşur. Erken
Neolitik
Çağ tabakaları doğudakindedir. Doğu Çatalhöyük’ün Erken Neolitik Çağ
yerleşmesi 1000’den fazla konut ve 5-6 bin kişiyi bulduğu söylenen
nüfusuyla Yakındoğu’nun bilinen en büyük köy ya da kasabalarından biri
durumundadır. Yaklaşık olarak 7000-6500 yılları arasına tarihlenen höyüğün
bu döneme ilişkin son derece küçük bir bölümü kazılabilmiştir (yaklaşık
1/30’u kazılabilmiştir). Elde edilen bulguların doyurucu olmaktan uzak
olması, ulaşılan sonuçlarda tarihçiler arasında çelişkiler oluşmasına
neden
olmuştur.
Çatalhöyük’teki bu Neolitik merkezin konumu ilgi çekicidir. Toros
Dağları’ndan Konya Ovası’na akan Çarşamba Çayı Çatalhöyük’ü iki
kısıma
ayırmaktadır. Konya Ovası yaklaşık M.Ö. 16000 yıllarına kadar bir çanak
gölüydü. Bu bakımdan Çatalhöyük, eski göl alanındaki, hayvancılığa
çok uygun
otlaklar ile sulak ve verimli alüvyal tarım arazisinin birleştiği bir
kesimdedir. Yörenin güneyinde ve batısında ormanlık bölgeler başlamaktaydı.
Bu ormanlar, konut yapımına gerekli ahşabı sağlamaktaydı.
Çatalhöyük’te saptanan yerleşim katlarının kesin tarihlerini belirlemek
güçtür, ancak bunların yaklaşık ellişer yıl sürdükleri kabul
edilmektedir.
Hemen hemen her kat, evlerin yeniden yapılmasını gerektiren bir yangınla
tahrip olmuştur. Böylece, Çatalhöyük insanları 900 yıl aynı yerde yaşamışlar
ve kültürlerini sürdürmüşlerdir.
Çatalhöyük insanları bilinmeyen bir nedenle M.Ö. 5700-5600 yıllarında
Çarşamba Çayı’nın diğer kıyısındaki Batı Çatalhöyük’e geçmişlerdir.
Erken gelişme gösteren bu kültürün kökeninin Türkiye’den başka bir
yerde
olduğunu gösteren bir belirti yoktur. Erken gelişmiş olmalarının, sonunda
zamanından önce olgunluğa erişmelerinin nedeni olabileceği söylenmektedir.
Çünkü bu kültürün devamı olmamış, Çatalhöyük’teki yerleşme terk
edildikten
sonra Neolitik kültür geçici olarak gerilemiştir. Bu devreden sonra da
Anadolu tarih öncesinde yeni bir dönem, Kelime anlamı “Bakır-Taş Devri”
olan
“Kalkolitik Çağ” başlamıştır.
A. Çatalhöyük’ün Mekansal Yapısı
Çatalhöyük’te konutlar, büyüklüğü yaklaşık 20-30 m2 olan dikdörtgen
bir ana
mekan ile, ona bitişik, 5-6 m2 büyüklüğünde bir veya iki depo alanından
oluşmaktaydı.
Konutlar, tümüyle, tek katlı olarak, kil-saman karışımı güneşte
kurutulmuş
kerpiçten inşa edilmişlerdi. Konutlar bitişik düzendeydi ve her konut
birimini kendi bağımsız duvarı kuşatıyordu. Arı kovanında olduğu gibi,
göz
göz birbirine yapışmıştı. Damlar beldede oturanların toplumsal yaşam
alanları oluyordu. Evlerin kimilerinin kutsal tapınma yeri olduğu
görülmekteydi. Duvarlarda renkli resimler yapılmış, sıvandıktan sonra da
tekrar tekrar boyanmıştı. Resimlerdeki desenler Paleolitik Çağ’ın mağara
resimlerine çok benziyordu. Bu resimler erken dönem insanlarının
etkinlikleri, görünüşü ve giysisi, hatta dini konusunda çok önemli bilgi
kaynağıdır. Evler daima birbirinden daha yüksek yapılıyordu. Konutlar
birbirlerine öyle sıkı kenetlenmişlerdi ki, sokak ya da geçit yoktur. En
dışta oluşan duvarlar, kapı ve pencerelerle de parçalanmadığından, sürekli
bir savunma duvarı işlevi görmekteydi. Çatılar düz bir set oluşturmakta,
konutlara giriş, çatıdaki delikten aşağıya merdiven sarkıtılarak
sağlanmaktaydı. Çatıların oluşturduğu kademeli yatay setler savunma
açısından kolaylık sağlıyor ve çevrenin yüksek bir noktadan
denetlenmesine
yardımcı oluyordu. Gerektiğinde, her konut, tek başına, içeriden de
savunulabiliyor ve girişler denetlenebiliyordu. Böylece, özel bir savunma
duvarı olmayan Çatalhöyük’te, konutların birbirlerine göre konumları,
çatının hemen altında bulunan pencerelerin ve kapı açıklarının en aza
indirilmesi, önemli savunma kolaylıkları sağlıyordu.
Bütün bu düzenlemeler tüm kentin önceden düşünülmüş bir plana göre
yapıldığını düşündürmektedir.
Yapı malzemesi, alüvyon ovasının çok bol olarak sunduğu kerpiçtir.
Evlerin
dış yüzleri çamur ile sıvanmıştır; içte ağaç dikmeler ve bunların üzerinde
yatay hatıllar, üzeri toprakla kaplı düz çatılar desteklemekteydi. Dikey
ağaçlar, genellikle ince olan duvarlara çatıyı taşımada böylece yardımcı
oluyordu. Nüfusun en az 5000-6000 olduğu zamanlarda 1000 ev bulunduğu tahmin
edilmektedir. Evler genellikle oturma odası, kiler ve mutfaktan
oluşmaktaydı. Eve giriş çatıda bulunan ve aynı zamanda evin içinde
bulunan
ocak ve fırına da baca vazifesi gören bir delikten sağlanmaktaydı. Asal oda
ile depolar arasında ise zeminden yüksekte açılmış, mağara kovuklarını
anımsatan giriş delikleri bulunmaktadır. Odanın duvarlarına bitişik olarak
yapılan sekiler, oturma ve yatma için kullanılan bir tür kerevet görevi
yapmaktaydı. Ölüler de evlerin içine ve bu sekilerin altına gömülmekteydi.
Duvarlar boya ile parçalara ayrılıyor, bunların içleri kırmızı ile
boyanıyordu.
Çatalhöyük’te, karma ekonomiye geçilmiş olmasına rağmen, besin üretiminin
ağırlık noktasını hayvancılık oluşturmaktaydı. Bu faaliyet alanının
konut
dokusundaki yansıması ise, konut grupları arasında oluşan avlulardır. Bu
ortak avlular, taş endüstrisi ve ticaretiyle uğraşan erkeklerin dışında
kalan nüfusun, özellikle kadınların, çiftçilik konusunda yeni denemeler
yapma ve bunların sonuçlarını birbirlerine aktarma türü faaliyetlerini
sürdürdükleri, böylece de hayvanların ve bitkilerin evcilleştirilmesi
konusunda önemli gelişmelerin sağlandığı mekanlar olarak düşünülmektedir.
B. Çatalhöyük’te Kullanılan Alet ve Gereçler
Bu evlerin içindeki eşyalar, Neolitik devrin teknoloji ve ekonomisi hakkında
ayrıntılı bilgiler vermektedir. Çanak-çömlek en eski katta daha az
kullanılmaktayken daha sonraları yaygınlaşmıştır. Neolitik çağda besin
üretimine geçilmiş olmasına rağmen ilk başlarda pişmiş toprak kaplar
yapılması bilinmiyordu. Bu nedenle, Neolitik çağın bu evresi “Akeramik”
denilen çanak-çömleksiz bir dönemdir ve Anadolu’da birkaç Neolitik
merkezde
bu evre saptanabilmiştir. Çatalhöyük’te kapların yapımında sadece kil
kullanılmıyordu; geniş kaplar, çeşitli büyüklüklerde kaseler ve kapaklı
kutular tahtadan yapılmaktaydı. Tahıl samanından veya bataklık sazlarından
yer hasırları örüldüğü gibi, kapaklı sepetler de üretiliyordu.
Kemiklerden
ise iğne, kaşık, ya da çeşitli aletlere sap yapmakta yararlanıyordu.
Aletler
ve silahlar, obsidyenden yapılıyordu. Obsidyenin çok geniş bir kullanımı
olmasına karşılık, çakmaktaşı sadece, tören hançerleri gibi, özel
aletlerin
yapımında hammadde olarak işe yarıyordu. Ok ve mızrak uçları, her çeşit
bıçak ve orakların maddesi ise yine obsidyendi.
Diğer yandan, hayvan postları, kürk ve derilerden de giysi olarak
yararlanılmıştır. Kadın giysileri omuzda iğne ile tutturuluyor, erkek
giysilerinde ise kemer veya kemik iğnelerle kumaşların kaymaması
sağlanıyordu. Süs eşyası olarak boncuklar kullanılmıştı. Törenlerde
ise,
leopar derisi giyildiği duvar fresklerinde görülmektedir.
Çatalhöyük’te ortaya çıkarılan en önemli bulgulardan biri de M.Ö. 6000
yılına tarihlenen dokuma parçasıdır. Dokumada kullanılan malzemenin yün
olması, hayvancılığın yan ürünlerinden olan yünün dokuma amacıyla
kullanılması da Çatalhöyük’teki ekonomik yapının gelişmişlik düzeyi
açısından önemli bir göstergedir.
Dokuma kadar önemli başka bir uğraş da, neolitik Çatalhöyük’te sınırlı
amaçlarla da olsa, bakır ve kurşunun kullanılmış olmasıdır. Bu durum,
Çatalhöyük’ün, metal kullanmayan neolitik toplum tarımına uymayan bir örnek
olduğunu göstermektedir.
Kilden çanak-çömlek yapımı, neolitik toplumun önemli bir özelliği olarak
bilinmektedir. Çatalhöyük’te yaşayan topluluklar ise, duvarları ve
yaptıkları heykelcikleri boyadıkları halde, seramik kaplara fazla özen
göstermemişlerdir. Kilden yapılmış küçük eşyalar arasında, mühürlere
de
rastlanmıştır. Ancak, kilin en yaygın kullanımı, konutların yapımı sırasında
olmuştur.
C. Çatalhöyük’te Toplumsal Yapı
Çatalhöyük’te konutların standart bir plana göre yapıldığı ve
tabakalar
arasında herhangi bir farklılaşma olmadığı izlenmektedir. Konutlardaki bu
tekdüzelik, toplumsal yapıda da bir katmanlaşama olmadığı izlenimini
vermektedir. Çatalhöyük, gelişmiş, uzmanlaşmış ekonomik faaliyetlerin ve
bölgelerarası ticaretin odaklaştığı bir merkezdi, ama bir yönetim işlevi
içermiyordu ve bir yönetici sınıf oluşmamıştı. Bunun da nedeni, elde
edilen
artık ürünün oldukça sınırlı kalması ve anamal birikiminin sağlanamamış
olmasıdır. Bunun göstergeleri de konutların küçük ve gösterişsiz
olmaları,
bunun yanısıra, saray, tapınak, koruma duvarı, kale gibi anıtsal öğelerin
inşa edilmemiş olmasıdır.
Bilindiği gibi kenti, özellikle sakinlerinin ekonomik ve sosyal
faaliyetlerinin çeşitliliği karakterize etmektedir. Bu açıdan, Çatalhöyük,
olağandışı bir örnektir. Kazılmış bölümü şaşırtıcı ölçüde yüksek
sayıda
tapınak barındırmaktadır. Anıtsal yüksek kabartmalarda veya resimlerde, bu
yerleşim yerine ün kazandıran çeşitli desenli dekorlar görülmektedir.
Çatalhöyük’ün haklı ününün nedeni bu sanat eserlerinden çok, tarihöncesi
arkeolojisinde eşi olmayan korunmuşluk düzeyidir. Yerleşim yerinin kazılmış
bölümündeki her dört-beş evden birinden bu olağanüstü dekorun kalıntılarıyla
karşılaşılmıştır. Bundan hareketle, arkeolog James Mellaart, yerleşim
yerinin bu bölümünün konutlara, hatta ruhban sınıfına ayrılmış olduğu
sonucuna varmıştır. Oysa, ev sayısına oranla “tapınakların” bolluğu,
bir
ruhban mahallesi yerine, kişisel ibadethanelerin söz konusu olduğunu da
gösterebilir. Nitekim, bu duvar süslemelerinin bulunduğu yapılarda da, diğer
sıradan yapılardaki ev veya mutfak düzeninin aynısına rastlanmaktadır.
Çatalhöyük’te büyük olasılıkla ne ruhban mahallesi, ne kamu yapıları,
ne tam
zamanlı yöneticiler, ne din görevlileri, ne de bir kentçilik anlayışı
bulunmaktadır. Çatalhöyük, büyük boyutlu olsa bile birbirlerine az veya çok
benzeyen aile ocaklarının yan yana gelmesinden ibarettir. Bu yan yanalık,
gerçek bir kentin örgütlü niteliklerinden henüz yoksundur. Oysa ki gerçek
bir kent, örgütlü hiyerarşik siyasal ve sosyal bir yapı yansıtmalıdır.
III. JANE JACOBS’IN ‘YENİ OBSİDYEN’ TEORİSİ VE ÇATALHÖYÜK
Jane Jacobs 1969 yılında yayınlanan Kentlerin Ekonomisi (The Economy of
Cities) isimli kitabında, farklı bir varsayım öne sürmüştü. Tarımsal
yerleşmeler olmadan kentlerin gelişemeyeceğini ifade eden görüşe karşı
çıkan
Jacobs, kırsal alanda üretim artışına ve ekonomik gelişmeye neden olan
buluşların hep kentlerde ortaya çıktığını, sonra da kırsal kesimde
uygulandığını savunmuştur. Yazar, tarih öncesinde de tarım ve hayvancılığın
kentlerde geliştiğini, bu görüşe dayanarak, kentlerin tarımdan önce
varolduğunu öne sürmüştür.
Bu betimleme ile tarımda gelişme, kentleşme sonucu olarak ele alınmaktadır.
Jacobs, Yeni Obsidyen adlı kent çerçevesi içinde, avcı grupların arasında
ticaretin olduğunu belirtir. Ticaret içinde en önemli kalemi yiyecek
tutmaktadır. Yiyeceğin taze olması gerekliliği hayvanların
evcilleştirilmesini gündeme getirir. Hayvanların beslenme zorunluluğu,
tarımı doğurmuştur. Böylece tarım, kentten ortaya çıkmıştır. Pazar
yeri ise,
kentsel yerleşmede anahtar noktayı oluşturmaktadır.
Jacobs, avcılık ile geçinen tarım öncesi toplumların tarım kültürünü
ve
hayvancılığı geliştirme sürecini açıklamak için hayali bir kent kurmuş,
bu
kente de Yeni Obsidyen (New Obsidian) adını vermişti. Lav akıntıları
kenarında lavların ani soğuması sonucu oluşan, siyah, gri, yeşil ve mor
renkli, şişe camını andıran volkanik bir cam olan obsidyen, ok ve mızrak
uçları ile dekoratif eşyaların yapımında hammadde olarak kullanılmaktaydı.
Neolitik dönem kültürü için büyük önem taşıyan obsidyen, ticareti yapılan
önemli bir hammadde idi. Jacobs, Yeni Obsidyen’i, volkanik cam ticaretinin
ortaya çıkardığı ve pazaryeri işlevi gören kent olarak betimlemektedir.
Jane Jacobs, Yeni Obsidyen kuramını, arkeolog James Mellaart’ın Orta
Anadolu’da, Çatalhöyük ile ilgili araştırmalarında ortaya koyduğu
bulguları
kullanarak geliştirmişti. Taş Devri koşullarında çok kıymetli bir
hammadde
olan obsidyen yatakları açısından Anadolu, çok zengindi. Pek çok dağ ve
çevresi, volkanik yapıları nedeniyle, zengin obsidyen yatakları içeriyordu.
Farklı yörelerde ortaya çıkarılan arkeolojik bulgular, buralarda, çok
çeşitli alet ve gereçlerin yapımında kullanılan obsidyenin, neolitik dönemde
bölgelerarası ticarette önemli bir yer tuttuğunu kanıtlamaktadır.
Çatalhöyük’te yaşamsal önemi olan aletlerin neredeyse tamamının yapımında
obsidyen kullanılmıştır. Bu volkanik camın, en yakındaki kaynak olarak, o
tarihlerde hala aktif olan Hasan Dağ’dan getirildiği ve Çatalhöyük’ün,
Van
Gölü çevresi, Adana Ovası, Suriye, Filistin, Mezopotamya ve Kıbrıs’a
kadar
uzanan çok geniş bir alan içinde yapılan obsidyen ticaretinde önemli bir
rol
oynadığı düşünülmektedir. Aletlerin büyük çoğunluğu, doğrudan
avlanmak, av
hayvanlarının derisini yüzmek ve derileri işlemek gibi avcılıkla ilgili
işlerde kullanılan türdendir. Bu olgu, Çatalhöyük’te ilk yerleşme başladığı
sıralarda burada yaşayanların avcılık ve toplayıcılık ile geçinmekte
olduklarını göstermektedir.
Jacobs’a göre, yerleşme, avcılık ile geçinen bir yerleşik köy iken,
obsidyen
ticareti işin içine girince, yontma taş endüstrisi gelişmiş ve temel üretim
haline gelmişti. Daha sonra, tarım başlamış, diğer yandan da hayvan
evcilleştirilerek karma besin üretimi aşamasına geçilmiştir.
Böylece, Jane Jacobs tarafından, Çatalhöyük örnek alınarak geliştirilen
Yeni
Obsidyen Kuramı’nın en temel eleştirisi, kendiliğinden ortaya çıkmış
oluyor.
Jacobs’ın senaryosuna göre, kent olmadan, köylerin var olması söz konusu
değildir; çünkü bu köylerin varlık nedeni, kentin onlara aktardığı bazı
işlevlerdir. Oysa, Çatalhöyük başlangıçta ovanın tek önemli yerleşmesiyken,
birdenbire tarih sahnesinden çekiliyor ve onun yerine bir sonraki evrede,
altı-yedi adet tarım ve hayvancılıkla geçinen köy ortaya çıkmıştır.
Bir diğer eleştiri ise, Jacobs’ın kenti bir “pazaryeri” olarak tanımlamasına
gelmektedir. Tarih içinde pazaryeri olgusunun, Çatalhöyük’ten çok daha
sonraki dönemlerde ortaya çıktığı söylenmektedir. İkinci bir nokta ise,
pazaryeri olgusunun, tarih içinde, bazı durumlarda, çevresinde kent olmadan
da işlev gördüğüdür.
SONUÇ: ÇATALHÖYÜK BİR KENT MİDİR?
Çatalhöyük’te tam zamanlı çalışan bir zanaatkar kesimin varlığı,
dikkatle
ele alınması gereken bir argümandır. Argümanın yandaşları kadar karşıtları
da vardır. Çatalhöyük’te kullanılan bazı eşyaların lüks olmaları,
bunların,
sırdan bir ev içi üretimden kaynaklandığını düşünmeyi olanaksız kılmaktadır.
Çatalhöyük’teki kazılar, son derece çeşitlenmiş bir zanaatkarlık ürünü
ağaç
veya cilalanmış taştan kapkacak, kemik veya hasırdan çeşitli eşyaların
yanı
sıra, dövme bakırdan veya nadide taşlardan üstün nitelikli kuyumculuk
eserleri vermiştir. Çakmaktaşlarından veya obsidyenden imal edilmiş bazı
hançerler olağanüstü niteliktedir.
Burada sorun, zanaatkar varlığının yerleşim yerini kent olarak
nitelendirmeye yeterli olup olmadığıdır. Herhangi bir köyde ünlü bir usta
zanaatkarın bulunması, tek başına, kentli toplumsal yapının varlığından
söz
edilmesine olanak vermez. Önemli olan, bulunan lüks eşyalarla kanıtlanan bir
zanaatkar varlığı değil, bu gibi zanaatkarların sayısının yerleşim
yerinin
toplam nüfusuna oranıdır. Üstelik, uzmanlaşmış veya tam zamanlı
zanaatkar
kavramı da oldukça belirsizdir. Uzmanlaşmadan ne anlaşıldığı sorusu akla
gelmektedir. Uzmanlaşmanın türü ve derecesi çok çeşitlilik gösterir.
Hatta
günümüze gelinceye kadar, “tam zamanlı” zanaatkar hiç var olamamıştır.
Bu
zanaatkarların tarım faaliyetlerine az çok katılmaları gerekmiştir.
Çatalhöyük’ün savunma sistemine gelince, aynı yöntemin kimi Kızılderili
kabilelerinin köylerinde de benimsendiği bilinmektedir. Üstelik, sözü
edilen
kalıntılar savunma amaçlı bir kuleyi, bir sur altyapısını veya bir
savunma
hattını işaret etseler bile, surların kenti tanımlamada yeterli olup
olmadıklarına ilişkin soru ortaya çıkmaktadır. Evler ve bir sur altyapısı
tek başına bir kenti oluşturamamaktadır.
Çatalhöyük’ün durumu bu temelde incelenirse; Çatalhöyük, ününü çok
iyi
korunmuş olmasına borçluysa da, bu köyün ekonomisi, çağdaşı diğer
yerleşim
yerlerinden hiç de farklı değildir. Çatalhöyük’ün hiçbir yapısı
komşularınınkinden daha büyük ve daha zengin değildir. Kazılmış alanda
kollektif veya kamusal işlev gören herhangi bir yapıya rastlanmamıştır.
Çatalhöyük ekonomisi veya nüfusunun toplumsal yapısı hakkındaki bilgiler,
bu
yerleşim yerinin Neolitik Dönem sonunun diğer Yakındoğu köylerinden farklı
kılar nitelikte değildir. Dolayısıyla, “ilk kentleri” bu denli erken
dönemlerde aramak yanlış bir yaklaşım olacaktır.
Kentleşme, toplumsal örgütlenmesi köylerinkinden daha karmaşık bir durum
alan yapıların yoğunlaşmasıdır. Bu karmaşıklık Neolitik Dönem’de
zorunlu
değildir. Bu çağın yerleşim yerlerindeki yapı dokusunda, sakinlerinin
statülerinde bir hiyerarşiyi işaret edecek nitelikte kopukluklar
saptanamamaktadır. Çatalhöyük’te ve diğer yerleşim yerlerinde, köy yapısı
son derece eşitlikçi niteliğini sürdürmektedir. Verilerin incelenmesinden
görüldüğü üzere, ne Eriha “dünyanın ilk kenti”dir ne de Çatalhöyük
“dünyanın
ilk sitelerinden biri”dir.
Çatalhöyük, bir “kent” değildir; belirli bir uzmanlaşma düzeyine ulaşmış,
özellikle taştan ve obsidyenden alet yapımında ve ticaretinde oldukça geniş
bir etki alanına sahip, özgün nitelikleri olan bir merkezi köydür.
KAYNAKÇA
AKTÜRE, Sevgi: Anadolu’da Bronz Çağı Kentleri, 2. Baskı, İstanbul: Tarih
Vakfı Yurt Yayınları, Ocak 1997
AKURGAL, Ekrem: Anadolu Kültür Tarihi, 3. Baskı, Ankara: TÜBİTAK, Nisan
1998
ASLANOĞLU, A. Rana: Kent, Kimlik ve Küreselleşme, Bursa: Asa Kitabevi, 1998
BAYBURTLUOĞLU, Cevdet: Arkeoloji, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı,
1982
HUOT, Jean-Louis, THALMANN, Jean-Paul ve VALBELLE, Dominique: Kentlerin
Doğuşu, çev. Ali Bektaş Girgin, Ankara: İmge Kitabevi, Ağustos 2000
LLOYD, Seton: Türkiye’nin Tarihi, Bir Gezginin Gözüyle Anadolu Uygarlıkları,
10.Baskı, Ankara: TÜBİTAK, Ağustos 1998
SEVİN, Veli: Anadolu Arkeolojisi, Geliştirilmiş 2. Baskı, İstanbul: DER
Yayınları, 1999