ANKARA: YENİ TURİZM DESTİNASYONUMUZ

Orçun İMGA*

Kentsel kalkınmanın gerçekleşmesinde turizmden faydalanmak, ülkemizde özellikle 1980 sonrası yaşanan liberal dönemde sıkça işlenmiş olan ve bugün de yöneticilerce sıklıkla üzerinde durulan bir unsur. Bu sihirli kelimenin öylesi bir cazibesi var ki, yarattığı intiba kısa yoldan köşeyi dönmek ya da bir günde borsa milyarderi olmak gibi bir şey. Kentin bir turizm malzemesi olarak pazarlanacak nesi var nesi yoksa sömürülerek pazarlanmalı. Turistik yöreye yakın bir beldede kilim mi üretiliyor? Hemen satılmalı, mümkünse antika değeri olduğuna inandırılarak. Köylünün devesi mi var? Turist hemen bindirilmeli ve deve "euro" yumurtlar hale getirilmeli. Öylesi bir kanı var ki siyasal karar alıcılarda ve onların etkisiyle toplumda, taşımız, toprağımız turistik ve pazarlanacak nitelikte. Oysa gerçek olan şu ki, ülkeyi ziyaret eden turist bu yöreleri, emsalsiz kilim ya da develeri için değil, güneş, deniz ve kumdan en ucuz şekilde istifade edebileceği için tercih ediyor. Özellikle Avrupa’da faaliyet gösteren turizm organizasyonları, Türkiye ile ilgili yapmış oldukları tanıtım kampanyalarını o boyutlara vardırdılar ki, bu ülkelerdeki "sosyal yardım sisteminden alınan maaş ile yapılabilecek tatil" veya "en ucuza bira içilebilecek ülke" sloganlarıyla Türkiye’nin turistik bir seçenek olarak pazarlanılması yoluna gidiliyor. Pek de övünülecek bir turizm pazarlama stratejisi olmasa gerek. Sürümden kazanmak. Her ne kadar bunu Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın hedeflediği ya da uyguladığı bir politika olarak düşünmesem de, mevcut durum maalesef bu. Pek de gurur verici olduğu söylenemez. Kilim, çanak-çömlek, otantik takı ya da deve ise oldukça düşük maliyetli bu güneş, deniz ve kum seyahatlerinin ekstrası olan bir fotoğraf çekimlik ya da alıp heves alınıncaya kadar kullanmalık, sonra da çöpe atmalık unsurları ve başlıbaşına hiçbir turistik değer taşımayan nesneleri. Tabii genel yapı bu olmakla beraber, ülkenin çok değerli ve nitelikli din turizmi, kültür turizmi, sayfiye turizmi ya da spor turizmi merkezleri de yok değil. Ancak bu merkezler, bir kentin bütününü kapsar nitelikte olmanın ötesinde, parça parça ve doğanın ya da tarihin bizlere lütfetmiş olduğu yapılardan ibaret. Oysa ki bir bütün olarak turistik anlamda ilgi çeken tek kentimiz İstanbul. Yerli ya da yabancı turist bu şehre sadece Topkapı’yı ya da Ayasofya’yı görmek için değil, kenti yaşamak, kentin kimliğini hissetmek için geliyor aynı zamanda. Çünkü İstanbul sadece tarihsel zenginliği ile değil, içinde barındırdığı kültür ve kimlikle ilgi gören ve “yaşayan” bir şehir. Başlıbaşına bir turistik malzeme. Bu nedenle İstanbul’a Dubai’deki "Burj Al Arab" benzeri simgesel bir yapının yapılması düşüncesi -en az Ankara için düşünülünler kadar- saçma ve gereksiz. Çünkü İstanbul sahip olduğu silüet ile zaten simgesel bir yapı görünümünde.

Son dönemde yerel siyasetçilerce bir turizm malzemesi olarak pazarlanması yönünün ön plana çıkarılacağı ifade edilen Ankara ise, bugünkü yapısı itibariyle bir turizm kenti olmanın çok gerisinde. İlla ki olmalı mıdır? O da ayrıca düşünülmesi gereken bir husus. Ancak şu bir gerçek ki, yerel seçimler öncesinde kamuoyuyla “görüntülü projeler” şeklinde paylaşılan projelerle bunun sağlanamayacağı da açık. Bu projelerin detayına bu sınırlı yazıda girebilmek oldukça zor. Çünkü son derece komplike ve kafa karıştırıcı nitelikteler. Mesela 50 metrelik bir semazen heykeli düşünün, bu heykelin eteği restoran, kolu başka bir şey, burnu bambaşka. Ya da aynı boyutta, proje sahibinin kendi ifadesi ile, “affedersiniz" eşeğine ters binmiş bir Nasreddin Hoca heykeli hayal edin. Hoca’nın kavuğu sinema, gözü kongre salonu, sakalı farklı işlevde, “affedersiniz” eşeğin başka bir uzvu başka bir işlevde (Mesela bir teleskop. Neden olmasın). Akıllara ziyan yaratıcılık harikası "uçak otel" projesine ise hiç girmiyorum. Her ne kadar estetikten yoksun olarak tasarlanan bu projeler iç turizm açısından bir potansiyel yaratabilecek nitelikte iseler de, asıl hedeflenen dış turizm açısından bunlarla bir başarı kazanabilmek oldukça zor görünüyor. Açıklanan projeler içinde belki de ayakları en yere basanı, geleneksel el sanatları örneklerinin sergileneceği müze projesi. Ancak bu proje de belirtildiği gibi tek başına bir dış turizm cazibesi olarak düşünülemez. Konuyla ilgili rafine zevk sahibi uzmanlar dışında sadece bu sergiyi görmek için Ankara'ya gelecek yabancı turist olacağını düşünmek bence oldukça iyimser bir yaklaşım. Bu ve benzeri projeler yalnızca kentin bütünü bir turistik pazarlama unsuru olan şehirler için destekleyici potansiyeller yaratabilir. Çok basit bir mantıkla, turizmin sadece bunlardan ibaret olduğunu düşünmemekle beraber, belirtildiği gibi, deniz, güneş ve kum için ülkemizdeki turistik bir kenti tercih etmiş olan bir yabancı turistin hazır gelmişken deveye de binip fotoğraf çektirmesi, kilim satın alması gibi. Yani temel hedef, herşey dahil sistemiyle çalışan turistik bir işletmede makul fiyatlı tatil yapabilmek. Deveye binmek değil. Güneşi bol miktarda bulunmakla birlikte, denizi ve sahili bulunmayan (bir sonraki yerel seçimlerde bunların da vaat kapsamına alınacağından eminim) bozkır şehri Ankara’da ise böylesi bir imkanın bulunmadığı ortada. Birkaç antik kalıntı ve Avrupa’da yılın müzesi seçilmiş olan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni saymazsak, yabancı turisti çekecek münferit unsurlar ya da yapılar bakımından oldukça fakir olan başkenti, illa ki olmak zorundaysa, turistik bir çekim merkezi yapacak olan temel yaklaşım, özgün sayılabilecek sade fakat estetik kimliğini bir bütünlük içinde ortaya çıkarmak olmalı. Tabii her Anadolu şehri gibi Ankara’nın da “illa ki ve mutlaka” bir turizm kenti olması gerekiyorsa.

*Gazi Üniversitesi, Kentleşme ve Çevre Sorunları, Yüksek Lisans Öğrencisi