KENTLİLEŞTİREMEDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ?
Hakan M. KİRİŞ*
Kentli nüfus kırsal nüfusu geçtiğinden bu yana biz artık dengeli ve sağlıklı bir
sektörel dağılımı olan gelişmiş bir toplumuz. Kentlileşme sürecini de başarı bir
şekilde sürdürüyoruz. Buna göre bir-iki asır sonra Mars'ta başlayan
yerleşimlerle eş zamanlı olarak- kente dair sorunlarımızı çözmüş olarak söz
konusu gezegene göçmen göndereceğiz.
Alışkanlık üzerine "medeni" diye tabir edilegelen kent hayatında günümüzdeki
önemli sorunlardan biri de şüphesiz trafik. Trafik sorunu pek çok kentsel sorunu
da beraberinde taşıyan başlıca unsur olarak özellikle taşrapollerimizde
çözümsüzlüğünü koruyor ve uzun süre de koruyacak gibi görünüyor.
Binek tipteki bir aile otomobilinin evrim sürecine girip bunu başarısızlıkla
noktalama olarak nitelendirilebilecek jantlarının genel görünümüne aykırı
şekilde değiştirilmesi, aslında oldukça mütevazi olan motorunun daha güçlüymüş
hissi uyandırması için egzoz çıkışlarının büyütülüp fazla gürültü vermesinin
sağlanması, far ve stoplarına kadın çorabı giydirilerek elde edilen o müthiş
yırtıcı! görüntü, dikiz aynasında parıldayan muhtemelen klasik müzik cd'si...ve
tüm bunları yapmanın yaptırmanın verdiği haklı gurura ve bununla beraber "geçiş
ve taşkınlık üstünlüğü"ne sahip olmak, Huntington'un kente göç edenleri takip
eden kuşak için öne sürdüğü "ikinci kuşak hipotezi"ni doğrular mı bilinmez ama
toplumda yaşayan bireylerin hoşgörülerinin ve diğer bireylerin haklarına saygı
gösterme bilincinin mevcut olmadığı gösteren basit bir örnekti bu ancak önemli
bir gösterge olsa gerek.
Evrim sürecini "başarısız" olarak tamamlayan muhtelif yırtıcı kuş isimlerini
taşıyıp aslında son derece mütevazi araçlar olan yukarıdaki örneği başkaları
için de vermek mümkün: tasarım amacı kent trafiğini rahatlatmak, ulaşımı
kolaylaştırmak, gürültüyü azaltmak olan motorsikletler de benzer şekilde
değişime uğruyorlar. Bunlar o derece değişiyorlar ki, sahibine ufak bir ulaşım
aracı görüntüsünde bir iş makinası sahibi olduğu hissini çıkardıkları gürültü
ile kanıtlıyorlar. Sadece sahibi değil elbette bunun farkında olan, bu müthiş
makinenin dolaştığı bütün bir cadde halkı hayatlarını çekilmez bir hale sokan
"terminatör"ü yakından tanıyorlar. Bunların çıkardıkları gürültü ile çevreye
verdikleri zarardan ziyade asıl merak ettiğim konu bizzat sürücünün durumu.
Bütün bir caddeyi cinnet geçirtmek üzereyken terk eden bu aletin üzerindeki
şahıs nasıl oluyor da bundan rahatsızlık ya da gocunma duymuyor anlayamıyorum?
Hangi güdüden hareketle bu ruh sağlığını bozucu aygıtı yapıp-yaptırıp tüm bir
günü üzerinde geçiriyor? Dikkat çekmek için mi, farkedilme güdüsü mü, çevreyi
sadistçe rahatsız etme ve bundan keyif alma isteği mi, yani bir nevi hayata
başkaldırı mı? Yoksa tüm bu faktörlerin dengeli bir bileşimi mi?
Peki özellikle ulaşım araçlarının fabrikadan çıktıkları hallerini bir türlü
muhafaza edemediği ülkemizde üretimi yetmişli yıllarda yapılmış ilk yerli
otomobillerimizden birinin ön kaputunun üzerinde taşıdığı "mercedes yıldızı"
nasıl açıklanabilir? Aracın sahibinin espri yeteneğini, hayata karşı maddi
alanda yoğunlaşmış komplekslerin basitçe dışa vurumunu, araca duyulan sevgi ve
saygının bir göstergesi olarak onu yüceltme isteğini görmek mümkün gibi geliyor.
Ülkemizde kente göçenlerle ilgili belki de en çarpıcı ve belirgin örnek "mavi
boncuk"larla ilgili olandır. Onda, bunda, şundadır dışında köyde yaşarken
büyükbaş hayvanların ve traktörlerin taşıdığı mavi boncuklar kente gelindiğinde
otomobillere takılmıştır. Bu göç etmeden önceki değerlerin kente taşındığını
gösteren somut bir örnektir.
Henüz 1950'li yıllardan başlayan göç olgusu, 1980'lere kadar göç edenleri, kente
adapte olamayan dolayısı ile onları seçim zamanları sömürülen, kanaatkar ve
edilgen bir güruhtan 1980'ler ile birlikte kent hayatına kır değerleri ile
katılıp etkileşime giren ve bunda daha çok etkileyip daha az etkilenen ve artık
etken duruma geçen, talep eden ve işini bilen bir çoğunluk haline getirmiştir.
Kentli güzel kızın, köyünden yeni göç eden bağrı açık, esmer ve de bolca kıllı
adamı önce reddedip ardından onu tanıyarak aşık olması bu sürecin Yeşilçam?daki
yansımasıdır. Bu konu etrafında dönen sayısız filmde bu iki karakterin şahsında
kentli ile göç edeni görmek pekala mümkündür. Göç edenlerin daha fazla olan
etkisi bu filmlerde somut olarak kendini gösterir. Buna göre kentli olan, toplum
değerlerine aykırı bir yaşam şekline sahip ve yola getirilmeyi -farkında olmasa
da- bekleyen ve isteyen, kente göç eden ise iyiyi, doğruyu ve olması gerekeni
temsil eden karakterlerdir. Bu süreçte önce çekişme olur ancak ardından kentli
değerlerini bırakmaya başlar. Örneğin, adam kıza yukarıdaki karakter özellikleri
doğrultusunda başörtüsü alır ve kız bu hediyeyi o kadar çok beğenir ki, filmin
kalan kısmını bu aksesuar ile tamamlar. Ancak kızın adama aldığı muhtemelen
"zıpır" bir hediye adamın tepkisine ve sonuçta kızın ondan özür dilemesine yol
açar.
Günümüzde başta imparatorluk başkenti İstanbul ile genç cumhuriyetin gözbebeği
Ankara olmak üzere kentlerimiz köyleşmeye devam etmektedir. Yerel yöneticilerin
çaresizliği ya da bilinçsizliği veya memnuniyeti sorunun yoğunluğunu
arttırmaktadır. Bunların ürettiği politikalar adeta yıkık bir binanın boyanması
kadar gereksiz, ilgisiz ve saçmadır. Daha önce burada yayına verilmiş "Ankara:
Yeni Turizm Destinasyonumuz"da sözkonusu projelerin örneklerine rastlıyoruz.
Daha önce de bahsetmiştik, malum turizm her derde deva bir mübarek kavramdır.
Kentlerin kente has ekonomik yapılarını kuramamaları da bunu desteklemektedir.
Bugün orta ölçekli bir Anadolu kentinin sokaklarında traktörler ve
ekipmanlarını, evlerin yanlarında ahır olarak kullanılan barkaları görmek
mümkündür ve şaşırtıcı değildir ne de olsa "canı kaymak isteyen cebinde manda
taşır". Bu kentlerde sanayi sektörünün olmadığı ve tarımın ve hayvancılığın kamu
sektörü yanında en büyük uğraşı olarak önemini koruduğu rahatlıkla söylenebilir.
Dolayısı ile değişime kapalı tarım toplumunun avantaj ve dezavantajlarını
yaşamamız son derece doğaldır.
Sürecin nasıl gelişeceği ise tam bir muamma durumunda. Bence kentlerin yerel
yönetimlerinde büyük bir değişime gerek duyulmakta. Buna göre her kentin başına
bir "büyük muhtar" getirilmeli ve kent yönetimi, köy yönetiminin nüfusu 2000'den
fazla olan yerlerdeki versiyonu olarak kabul edilmelidir. Belediye
kurulmasındaki nüfus kıstası da kaldırılıp keyfi hale getirilmelidir. Elbette
ki, bazı değişiklikler de kendiliğinden gelecektir. Örneğin kıyı İzmir'i mücavir
alan olarak kabul edilecek ve yerel yönetim lütfederse bu alana hizmet
götürecektir zira onun asıl görev alanı, meşhur bir şekilde denize dik uzanan
dağ sıralarının başlangıç noktası olacaktır.
*S.Demirel Üniversitesi, Kamu Yönetimi Bölümü, Yüksel Lisans Öğrencisi