Ö.
Faruk Cebeci- Yüksek Kent Plancısı
Mehmet
Çakılcıoğlu-Dr. Kent Plancısı
*
Bu bildiri 17-18 Ekim 2002 tarihinde gerçekleştirilen 10. Ulusal Bölge
Bilimi/Bölge Planlama Kongresi’nde sunulmuştur.
Sürdürülebilirlik, sürekliliği olan herhangi bir sistemin işlerini
kesintisiz, bozulmadan, aşırı kullanımla tüketmeden
ya da sistemin yaşama bağlı olan ana kaynaklara aşırı yüklenmeden
sürdürebilmesidir.
Her kuşağın bir önceki dönemden edindiği kültürel değer ve göstergeleri, diğer kültürlerle etkileşime girerek, onlara yenilerini ekleyerek yeni kuşaklara aktarmak görev ve sorumluluğu vardır. Bu kültürel sürekliliktir.
Günümüzde çevre ve enerji kaynaklarının sürdürülebilirliğinde olduğu kadar kültürel sürdürülebilirlik de önemlidir.
AB sürecine katılımda kendi değerlerimizi yansıtan bir kent planlama yaklaşımı ve ilkeleri ile ortaya çıkılmalıdır.
Yapılması gereken açıktır: Öncelikle kendimize, kendi kentlerimize, kendi
sorunlarımıza, kendi kurum, kural ve kaynaklarımıza ve kendi mekansal
planlama deneyimlerimize bakmak ve kendi mekansal planlama teorilerimizi kurmak.
Ayrıca, yabancı planlama deneyimlerinin taklitlerinden kaçınmamız
gerekmektedir.
Avrupa Birliği’ne katılım değil Avrupa Birliği ile bütünleşme olmalıdır. Bizim tüm toplumsal ve mesleki katmanların oluşturduğu ve anlaştığı ilke ve koşulların oluşturulmusıyla ve yaşanılır kılınmasıyla katılım süreci değil, onurlu eşitlerin bütünleşmesi süreci yaşanabilir.
ANAHTAR
KELİMELER: Sürdürülebilirlik, Kültürel Sürdürülebilirlik, Avrupa
Birliği, Kent Planlama
Kentler, insanların yerleşme, barınma, çalışma, dinlenme, eğlenme ve özellikle kültürel gereksinmelerini karşıladığı, sürekli toplumsal gelişme içinde bulunan mekanlardır. Yaşayan bir organizma olan kentlerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için kentlere özgü niteliklerin, devamlı olması gerekmektedir.
Başlangıçta “ kent, tarımdaki belli bir ürün fazlası sağlama olanağı bulduktan sonra ortaya çıktı. Artı-ürünün çoğalması hem koruma işlevinin önemini artırdı hem de yeni örgütlenme gereksinimleri doğurdu. Örgütlenme gereksinimi, özellikle tarımsal ürünün denetlenmesi eşgüdüm konularını ortaya çıkardı.Nüfus da elde edilen tarımsal ürün de başka bir mekanda korunmalıydı. Kısaca kent ve kentler ortaya çıktı. Yeni doğan bu yerleşim biçimi her türlü işlevin ivmesini ve yoğunluğunu arttırdı. Yeni etkinlik alanları doğdu. İşbölümü ve işlev ayrımlaşması hızlandı. Artık kent tarım-dışı etkinliğin mekanıydı.” [1]
Tarihsel gelişim sürecinde kentler artık geliştikleri bölgelerin kültür sanat merkezleri olma işlevini de yerine getirip öncesinden aldıkları kültürel mirasın bir sonraki kuşaklara üzerine yeni eklentiler/katmanlar koyarak aktarıldığı mekanlara dönüşmüşlerdir.
Tarihsel süreç içerisinde kentler, toplumların kültürlerini yansıtan mekanlar olmuşlardır. Kentlerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için, kenti oluşturan toplumların kültürel etkileşim içerisinde olmaları şarttır.
Kültür, bir toplumun ya da bütün toplumların birikimli uygarlığıdır. Kültür belli bir toplumun kendisi, bir dizi sosyal süreçlerin bileşkesidir. “Kültür tarihidir ve süreklidir Eğer kültür bir kuşaktan diğerine geçiyorsa yani sürekliyse onun her kültürde nedenleri ve sonuçları vardır.Kültürün sürekliliğini gelenekler ve görenekler sağlar. Her kültürün başlangıcına uzanan bir geçmişi vardır.”[2] Aslında kültürel sürdürülebilirlik olarak tanımlayabileceğimiz eylem süreci doğası gereği kaçınılmazdır. Ancak burada vurgulanmak istenen gelenekçi bir tavır değil özellikle Anadolu kentsel geçmişinin/mirasının ve yerleşmelerinin koşulları ve ilkelerinin büyük bir kaynak olduğunun farkedilmesidir.
Elbette “kültür değişir. Değişme uyum yoluyla gerçekleşir. Gerçi doğal koşullar kültürel özellikleri belirleyecek kadar etkili ya da güçlü değildir ama kültürler zaman boyutu içinde doğal çevreye uyum gösterirler.”
Sürdürülebilirliği gelecek kuşaklara, ne tür bir dünyada yaşamak isteyeceklerine karar verebilecek durumda oldukları bir dünya bırakarak, günün gereksinimlerini, gelecek kuşakların kendi gereksinimlerinin karşılama olanaklarını azaltmadan karşılama biçimi olarak tanımlayabiliriz.
Sürdürülebilir kalkınmanın temelinde
kaynakların korunması ve geliştirilmesi bulunmaktadır. Kaynakların sürekli
olarak, korunarak değerlendirilmeleri, özellikle yenilenebilen kaynakların
kendilerini yenileme sınırları aşılmadan kalkınmaya destek olabilmeleri,
çevreyi koruyan kalkınma felsefesinin temelini oluşturmaktadır.
Uluslararası Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) tarafından 1980 yılında
yayınlanan Dünya Korumacılığı Stratejisi, 1987'deki Brundtland Raporu, dönemin
strateji ve ilke bütünlüğünü oluşturan örgütlü baskı grubu
eylemleridir. Bu ve diğer örgütler Sürdürülebilirlik
için;
-Bütüncül
planlama ve strateji geliştirme,
-Temel
ekolojik süreçleri koruma,
-İnsan
mirasını ve biofarklılığı koruma,
-Verimliliğin
uzun bir döneme yayılmasına ve gelecek kuşaklara ulaşmasına izin veren büyüme
modelleri,
-Ekonomik
büyüme ile doğal kaynaklar arasında denge,
-Ülkelerarası
hakça oluş ile imkanlar arasında denge, gibi ilkeler belirlemişlerdir.
“Sürdürülebilirlik, bir toplumun, ekosistemin ya da sürekliliği olan herhangi bir sistemin işlerini kesintisiz, bozulmadan, aşırı kullanımla tüketmeden ya da sistemin yaşama bağlı olan ana kaynaklara aşırı yüklenmeden sürdürebilmesi yeteneği olarak tanımlanmaktadır.
Her kuşağın bir önceki dönemden edindiği kültürel değer ve göstergeleri, diğer kültürlerle etkileşime girerek, onlara yenilerini ekleyerek yeni kuşaklara aktarmak görev ve sorumluluğu vardır. Bu kültürel sürekliliktir.
Günümüzde çevre ve enerji kaynaklarının sürdürülebilirliğinde olduğu kadar – hatta belki de daha çok tehlikede olan-kültürel sürdürülebilirlik de önemlidir. Özellikle Anadolu topraklarının kültürel birikimi ve uygarlık tarihi bu tarihsel mirasın üzerinde oturan bizlerin omuzlarındaki bir görev olarak algılanmalıdır. Kültürel süreklilik ve kentsel planlama bir bilgi süreci ya da fiziki düzenlemeden çok bir ilke ve bakış açısıdır.
Günümüz planlama yaklaşımı her ne kadar geleceğe dönük yapılsa da günlük kaygı ve politik taleplerin yönlendirmesiyle yapılmaktadır. Plancı hem kamu sektöründe hem özelsektörde planlamaya dönük mesleki ilkeleri kuram ve strateji uygulayamamakta, plana aktarabildikleri de yaşama geçmemektedir. Planlama tarihsel süreç ve deneyimlerle geleceğe dönük bütünsel bir eylem süreci ile gerçekleşmelidir. Bütüncül planlama yaklaşımıyla bütünselliği disiplinlerarası bir iki boyutlulukta değil sürdürülebilir kent planlamanın bir gereği olarak geçmişten geleceğe yerel yaşam biçimlerini de kapsayacak bir program olarak almak gerekecektir.
Sürdürülebilir kent ya da bütüncül kent planlama gerçekten kentin büyümesi, gelişmesi ve yapılanmasına ilişkin geçmişten geleceğe bir bakış açısı ve bu anlamdaki planlama yaklaşımıdır. Sürdürülebilir kent planlama, korumacılığı içine alan ve geleceğe hazırlanmayı da kapsayan bütüncül bir planlama sürecidir.
Bugüne kadar benimsediğimiz kalkınmacı/gelişmeci, büyümeci, imarcı anlayışın dışına çıkmamız; kafamızı, bakışımızı değiştirmemiz gerekiyor. Kültür ve doğa varlıklarımızı, kaynak değerlerimizi dikkatsiz ve saygısızca kullanarak, tahrip ederek, “yağmalayarak” zenginleşme anlayışı yerine; kaynak değerlerinin korunmasını esas alan sürdürülebilir yerel kalkınma yoluyla zenginleşme anlayışına kaymak zorundayız.
Kentli hakları alanında, Avrupa Konseyi tarafından 1992 yılında kabul ve ilan edilen Avrupa Kentsel Şartı, kentli hakları alanındaki en önemli bölgesel belgedir. Avrupa Kentsel Şartı metni, 20 maddelik bir deklarasyon ve 13 maddelik şart ilkelerinden oluşmaktadır.
Deklarasyonun 20 maddelik başlıkları,
1. Güvenlik, 2. Kirletilmemiş, sağlıklı bir çevre, 3. İstihdam, 4. Konut, 5. Dolaşım, 6. Sağlık, 7. Spor ve dinlence, 8. Kültür, 9. Kültürlerarası kaynaşma, 10. Kaliteli bir mimari ve fiziksel çevre, 11. İşlevlerin uyumu, 12. Katılım, 13. Ekonomik kalkınma, 14. Sürdürülebilir kalkınma, 15. Mal ve hizmetler, 16. Doğal zenginlikler ve kaynaklar, 17. Kişisel bütünlük, 18. Belediyelerarası işbirliği, 19. Finansal yapı ve mekanizmalar, 20. Eşitlik şeklindedir.
Avrupa Kentsel Şartı ilkelerinin ana başlıkları ise,
1. Ulaşım ve dolaşım,
2. Kentlerde çevre ve doğa
3. Kentlerin fiziki yapıları,
4. Tarihi kentsel yapı mirası,
5. Konut,
6. Kent güvenliğinin sağlanması ve suçların önlenmesi,
7. Kentlerdeki özürlü ve sosyo ekonomik bakımdan engelliler,
8. Kentsel alanlarda spor ve boş zamanları değerlendirme,
9.
Yerleşimlerde kültür,
10.
Yerleşimlerde kültürlerarası kaynaşma,
11. Kentlerde sağlık,
12. Halk katılımı, kent yönetimi ve kent planlaması,
13. Kentlerde ekonomik kalkınma,
şeklindedir.
20 maddelik deklarasyonun 2 ana başlığı Kültür ve Kültürlerarası Kaynaşmadır. Avrupa Kentsel Şartı ilkelerinin ana başlıklarınından ikisi de “yerleşimlerde Kültür” ve “Yerleşimlerde Kültürlerarası Kaynaşmadır”
Avrupa Kent Plancıları Konseyi tarafından hazırlanan “Yeni Atina Çartı”nda
Kentsel Planlamada Kültürel Sürdürebilirliğin Sağlanabilmesi için ilkeler
belirlenmiştir.
Bu
ilkeler sırası ile;
1- Toplumsal Birlikteliğin Desteklenmesi
2 -Temas ve İletişimin Desteklenmesi
3 - Seçeneklerin ve Çeşitliliğin Desteklenmesi
4 - Ulaşılabilirliğin ve Kolay Ulaşımın Desteklenmesi
5 - Kentlilerin Sürece Dahil Edilmesi
6 - Kent Kaynaklarının Sürdürülebilir Yönetimi
7 - Kaynaklara Ulaşılmasında Hakçalık
8 -Enformasyona Doğrudan Ulaşılması
9 - Kentin Kültürel ve Eğitici Yönünün Desteklenmesi
10 - Kent Güvenliğinin Sağlanması
Bu ilkelerden “Kent Kaynaklarının Sürdürülebilir Yönetimi”nin açılımı ise şu şekildedir;
Planlama, kentin doğal (toprak, su, hava) ve insan yapımı (binalar, anıtlar, altyapı, donanımlar, bilgi, yetenek, zenginlik) kaynaklarını saptamalıdır.
(Planlama), sürdürülebilir bir kentin -değişik işlevlerinin, kamu donanımlarının ve onları bağlayan ulaşım sistemlerinin en iyi şekilde yerleştirilmesiyle, mevcut değerleri koruyarak ve ekonomik canlılığa yeniden yatırım yaparak- geliştirilmesiyle (bu) kaynakları(n) koruma ve iyileştirme yollarını aramalıdır.
Genel hedef, altyapıya, kent dokusuna, istihdama, perakende ticaret ve kültürel faaliyetlerin yeniden canlandırılmasına ve iskan gelişiminin cezbedilmesine yönelik yatırımlar yapılmasıyla, kent merkezlerine yeniden hayat vermek olmalıdır.
Önceden yeşil alan olup yapılaşmış alanların geliştirilmesi, ve yeşil alanlarla kent çeperinin duyarlılıkla ele alınmasının sağlanması için bir kararlılık gösterilmelidir.
22 Haziran 1993 tarihinde yapılan Kopenhag Zirvesi’nde Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği’nin genişlemesinin Merkezi Doğu Avrupa Ülkelerini kapsayacağını kabul etmiş ve aynı zamanda adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılaması gereken kriterleri de belirtmiştir. Bu kriterlerden olan “Topluluk Müktesebatına Uyum Kriteri”nin “b” fıkrası “AB’nin aldığı kararlara ve uyguladığı yasalara uyum sağlamak” başlığı altında: “Topluluğun tarım, iletişim ve bilgi teknolojileri, çevre, ulaşım, enerji, taşımacılık, tüketici hakları, adalet ve içişleri ve sosyal haklar, eğitim ve gençlik, vergilendirme, istatistik, bölgesel politikalar, genel dış ve iç güvenlik politikası gibi alanlardaki her türlü düzenlemesine uyum sağlamasının” gerekli olduğu vurgulanmaktadır.
Bu maddede sözü edilen uyumun sağlanabilmesi salt katılım ile değil bütünleşme
ile olasıdır.
Avrupa Birligi katılım süreci ve stratejilerinin oluşumunda binlerce yıllık Anadolu yerleşmelerinin birikimiyle hareket edilmeli AB’ nin ortaya koyacağı standartlar ve ilkeler bu birikimin de ışığında oluşturulmalıdır. Plancı, katılım sürecinde planlamayı sürdürülebilirlik kavramı içinde ele alınmalı Türkiye kentlerinin tarihselliği vurgulanmalıdır. AB sürecine katılımda kendi değerlerimizi yansıtan bir kent planlama yaklaşımı ve ilkeleri ile ortaya çıkılmalıdır.
Katılım sürecindeki planlama ilkelerini ortaya koyarken ya da belirlerken, ülkesel planlama stratejileri ve ilkeleri kapsamında düşünülmeli, ülke planlamasından başlayarak kent planlama ilkelerine geçilmelidir.
Katılım sürecinde, AB şu an olduğu gibi, kent planlama yasalarınızı da şu şekilde değiştirin dediğinde bizim de kendimize ilişkin ilke ve yaklaşımlarımız var diyebilmeliyiz. Bu ilke ve yaklaşımları sürdürülebilirlik kavramı içinde bütüncül planlama ya da yeni bütüncü planlama tanımlarıyla anlatabiliriz. Ekonomik katılım sürecinde yaşadığımız ve uyum yasaları da denilen yasalarda olduğu gibi kültürel, sosyal ve planlamaya ilişkin yasalarda da hazırlıksız yakalanmamak binlerce yıllık uygarlık ve kent kültürünün devamı olduğumuzu belgeleyen, yansıtan planlama ilkelerini ortaya koyabilmeliyiz. Aslında bunu AB süreci için değil kendimiz için yıllar önce yapabilmeliydik.
Yapılması gereken açıktır: “Öncelikle kendimize, kendi kentlerimize,
kendi sorunlarımıza, kendi kurum, kural ve kaynaklarımıza ve kendi mekansal
planlama deneyimlerimize bakmak ve kendi mekansal planlama teorilerimizi kurmak.
Elbette, bu arada yabancı planlama deneyimlerinden damıtılmış yabancı
teorilere de bakmak, bunları kendi deneyimlerimiz ve teorilerimiz ışığında
tartışmak durumundayız. Kaçınılması gereken, yabancı teorilerin
perakende satışını yapmaktan öteye geçmeyen akademik uğraşlar ve yabancı
planlama deneyimleri taklitidir” [3]
Avrupa Birliği’ne katılım değil Avrupa Birliği ile bütünleşme olmalıdır. Bizim tüm toplumsal ve mesleki katmanların oluşturduğu ve anlaştığı ilke ve koşulların oluşturulmusıyla ve yaşanılır kılınmasıyla katılım süreci değil, onurlu eşitlerin bütünleşmesi süreci yaşanabilir.