Koruma Kavramı

Mehmet ÇAKILCIOĞLU, 

Dr. Kent Plancısı

“Çevre, tarihsel süreç içerisinde, toplum bilincini yaratan bir kültür kavramı olarak ele alındığında, insan-doğa ilişkisi içerisinde değişen ve yeniden oluşan ve bunu gerçekleştiren halka özgü, yapay her türlü öğe ve etmenlerin bir bütünüdür.”[1] Değişme ve yeniden oluşum tarihsel bir süreç içerisinde bütünseldir. Yani günümüzde yaşadığımız çevre, tarih boyunca oluşan çevrenin bir devamı ve geleceğidir.

Tarihsel çevrenin korunması için, geçmişten günümüze dek birikmiş mirasın günümüz insanı tarafından korunması gerekmektedir. Bu nedenle, günümüz toplumunu oluşturan insan varlığı, birikimleri ve geleceği önemle izlemelidir. Gereken kültür ortamının hazırlanması, gerekirse kültür ortamının oluşturulması planlanmalıdır. Doğanın korunmasından başlayarak, insanlığın ve insanların korunmasına, insanların oluşturduğu tarihsel çevrenin bozulmadan sürdürülmesine kadar özen gösterilmelidir.

Koruma olayını anıtsal yapıların ötesine taşırken, yani sivil mimari örneklerini ve tüm çevreyi içeren “bütünleşik koruma” veya “sit korunması” kavramını getirirken, bu kavramı kullanmada dikkatli olmak gerekiyor. Yalnızca kültürel kaygılarla ortaya atılan ve yapıların oluşturduğu yapay ortamı korumaya yönelmiş bir çaba toplumsal-siyasal bir içerikten yoksunsa yetersizdir ve sonu da genellikle başarısızlık olacaktır. Koruma bir bütünse ve müzeci olmayan, aksine yaşayan bir olguysa, korunan fiziksel yapının içeriğini de kapsayacaktır. Bu planda bütünleşik koruma, yerleşme planlaması ve konut politikası gibi konularla eşanlamlı bir boyuta ulaşmaktadır. Böyle bir boyut, tarihsel merkeze, ya da korunacak tüm yapısal çevreye bir kültürel değer olarak bakmanın yetersizliğini bir kez daha kanıtlamaktadır. Yalnızca eski evlerin bugünkü durumları ve yok olma eğilimleri, yani konut piyasasının ve arazi değerlerinin spekülatif trendleri veri olarak ele alınırsa bu “Ekonomik Değer” kavramı tartışma götürebilir. Ancak, kent merkezlerini ve küçük-orta büyüklükte çoğu kentin tümünü oluşturan yapıların, tüm altyapı donanımı ve kolaylıklarıyla birlikte bir konut stoğu oluşturdukları ve bu açıdan bir ekonomik kaynak değeri taşıdıkları yadsınamaz açıklıktadır.

Bir başka yaklaşımla ele alındığında sorun, yapıların fiziksel eskimesiyle ekonomik eskimesi arasındaki ilişkide ortaya konabilir. Önemli olan ekonomik eskimedir ve yalnızca kültürel-teknik bir koruma çerçevesinde ele alınamayacağının bir başka kanıtını vermektedir.. Ekonomik eskimeyi önlemek yapıdan elde edilen yararın, yapılacak bakım-onarım vb. giderlerinin yüksek olması durumunda gerçekleşeceğine göre burada yarar kavramı önem kazanmaktadır. Bu da bir yandan yapıların sahip ya da kullanıcıların bireysel özelliklerine, öte yandan çevrenin kullanışa getirdiği çevre-yerleşme kapsamı içinde düşünülmesi gerektiği bu açıdan da ortaya çıkmaktadır.

Ancak, bütün bunların ötesinde, korumanın amaçları açısından salt “Ekonomik Akılcılık” kavramının yanıltıcı olacağını belirtmek gerekiyor. Ekonomik yararı toplumsal yararla birarada düşünmek ve bir “Toplumsal Akılcılık” kavramını ortaya koymak zorunludur. Bu durumda önemli olan bu bütünleşik korumayı anlamlı ve olanaklı kılan koşul, halkın daha düşük standartta konuta (gecekondu/yoksulluk mahallesi vb.) istem yöneltmesini önlemektir. Oysa yıkım ve yenileme işlemleri, genellikle bu tür iletmelerle birarada yurümekte ve istem varolduğu sürece eski yerleşme kesiminde yıkım ve en düşük standartta barınma koşulu sürmektedir. Ya da yeni yapım kent dışı kesimlerinde yeniden yerleştirilen nüfus kesimiyle merkezde kalanlar arasında, yani bir yandan gelir grupları ve sınıfların kendi aralarındaki ayrılıklar sürer ve artarken öte yandan aynı grupların kendi içlerinde yeni ayrılıkların doğmasına neden olmaktadır.

Konu “Nasıl Korumalı” olarak ortaya atıldığından verilen karşılık, genellikle devletin etkin katılımı ve yasal destek sağlamakla soruna sahip çıkılması olarak belirmektedir. Koruma yalnızca aydın bir seçkinler kümesinin, kentsoylu kültürlerinin fantasizi “Görüntüye” dayalı bir folklorik duyarlık sorunuysa, yüzeysel bir çözümlemeyle olayın günahının daha az seçkin yöneticiler kadrosunun kültürel duyarsızlığında aranması doğaldır ve bu durumda teslimiyetçi tutum, çözümü kadroların “Aydınlanacağı” yarınlara erteleyebilir. Ancak, sorunun bu olmadığı ve olayın geniş boyutları- özellikle ekonomik-toplumsal boyutlar- ve üretim ilişkileri sistemi bütünü içindeki konumu dikkate alındığında böyle bir “Aydınlanmanın” bugünden yarına ve kendi kendine gerçekleşemeyeceği, daha doğrusu söz konusu ilişkiler değişmedikçe sistemin kendine karşı çalışmayacağı anlaşılacaktır. Bugünkü yapı içerisinde tüm değerlerin korunmasını beklemek de böylece boşunadır. Yasal ve geçerli düzenekler, şu koruma araçlarına olanak verebilirler:

a) Koruyucu ve tescil edici kuruluşlar: Etkinliklerini taktik planlatrda artırabilecek kuruluşlardır (Koruma Kurulu, Kültür Bakanlığı vb.)

b) İmar Planları: Elde edilme biçim ve süreçleri özellikle orta ve küçük yerleşmeler için, çoğu kez yetersiz kadrolarla, yetersiz veriyle ve çevresel bölgelerden soyutlanmış alanlar için hazırlanmaları, korumanın tanımlanmış amaçlarına ters düşmekte, uygulama yetenekleri de sınırlı kalmaktadır.

c) Varlıklı çevrelerden gelen korumaya yönelik girişimler: Sınırlı kesimin dışında bu gelişme özel girişimciliğinin akılcılığına göre biçimlenmek ve kar amaçlarına yönelmek (varlıklı kesim için turizm-rekreasyon tesisleri, lüks konut) durumundadır. Devlet fonlarının da bu alanda kullanılma olasılığı beklenebilir. Bu tür girişimlerin amacı, sınırlı ve düşünerek seçilmiş çevreleri fiziksel anlamda korunsalar bile burada benimsenen toplumsal ve ulusal amaçlara aykırıdır.

Bu üç tür koruma amacı, kendi aralarında belirli bir bütünleşme kurabilir ve büyük kentlerin ya da tarihsel niteliği olan özel tatil yerleşmelerinin (bazı pitoreks kıyı kentleri gibi) fiziksel olarak korunmasının dolaysız yoldan kolayca sağlayabilirler. Bu durumda kamulaştırma yapılan ya da satın alınan alanların yüksek değer artışlarına, işlevler ve kullanıcı türü açısında büyük değişikliklere uğramasına vent çevrebilimi bakımından doğacak sakıncalı sonuçlara korumanın bedeli olarak bakmak kaçınılmaz olacaktır. Bu sonucu-en azından büyük kentlerde ve spekülasyona açık alanlarda-salt kültürel amaçla ya da uzak bir gelecek adıona bir koruma öngörülüyorsa “Kötülerin içinden en iyisi” olarak karşılamak gerekecektir.[2]


[1] Okan Üstünkök, DPT Çevre Sorunları Özel İhtisas Komisyonu (Basılmamış Teksir), Ankara

[2] Atilla Yücel, Korumada Toplum Ölçeği, Küçük Yerleşme Merkezlerinin Koruma Sorunları, Bazı Örnekler ve Safranbolu Hakkında Gözlemler

GERİ