NASIL BİR ŞEHİRCİLİK? *

 

Nalan

ÇAKILCIOĞLU

Teoman TEKKÖKOĞLU

 

Ö. Faruk CEBECİ

Mehmet ÇAKILCIOĞLU

Y.Kent Plancısı

Yrd. Doç Kent plancısı

Y.Kent Plancısı

Dr. Kent plancısı

   

  * Bu yazı, 1988 yılında Dünya Şehircilik Günü'nde Şehir Planlama Bölümleri öğrencileri arasında düzenlenen yarışma için hazırlanmıştır. Danışman: Prof. Dr. Sümer Gürel

 

“İçimizde evimiz ve kentimize duyduğumuz özeni birbirinden ayrılmaz duygular olarak taşırız. Kişiler ayrı çabalar içinde de olsalar, kent sorunları karşısında kimse umursamazlık edemez. Bizde kent sorunlarına aldırmayan kişiye sessiz bir yurttaş değil, kötü bir yuttaş denir. Kentimizi ilgilendiren konulara bizler karar verir ya da bu konuda en doğruyu bizler düşünürüz. Çünkü eylemden önce girişilecek sözlü tartışmalar zararlı bir sonuç vermez, ama bu tür görüşmeler yapılmadan girişilen işler, olumsuz sonuçlar doğurabilir.”                                                                  Perikles, M.Ö. 430

 

 

ÖNSÖZ

 

                İnsanın mağaradan, dal ve yaprakla yaptığı barınağa göç etmesinden sonra kentleşmeye doğru ilk adım atılmış oldu. Bu ilk adım sonrasında oluşan olumsuz gelişmeler kentsel sorun­ların yadsınamaz olduğunu ve kentlerde planlamanın kaçınılmaz bir olgu olduğunu ortaya kovdu.

 

                Günümüze kadar olagelen ve kentsel sorunlara kısa erimli (vadeli) çözümler getirmek isteyen düşüncenin egemen olması sonucunda kentler (özellikle gelişmekte olan ülke kentleri) bugünkü karmaşık düzene erişmiştir. Ancak olması gereken, insana saygılı, insan ölçeğinde, insanın geçmişini göz önünde bulunduran bugünkü ve gelecekteki gereksinimlerine yanıt verebilecek, uzun erimli (vadeli), köktenci bir yaklaşımla kent planlamanın yapıl­ması ve bu doğrultuda kent bilincinin verilmesidir.

 

                Bu denemenin amacı, yıllardır kentlere daha iyi bir yaşam getirmeyi amaçlayan, insancıl (hümanist) çalışmalara katkıda bulunmak, kent düşünce yapısının iyileşerek gelişmesine yardımcı olmaktır.

 

                                                                        EKİM 1987, İSTANBUL

 

 

            KENT, yaşayan bir düzenektir. Yani dinamik bir yapısı vardır. Bu düzeneğin her an için çalışır durumda olması da yaşaması kentin süreklilik içinde olması da işlevsel bütünlük ile gerçekleştirilebilir. İşlevlerin (Konut+İşyeri+Din­lence+Ulaşım) bütünlüğü kentteki durağanlığı önleyici birinci etkendir. İşte insanların ruh dünyalarını, karmaşalarını yansıttıkları bu uzamda, daha geniş anlamıyla kentte, işlevsel bütünlük nasıl olmalıdır? Birçok karmaşanın oluşturduğu bir bütün mu yoksa karmaşadan soyutlanmış bir devinim mi?

 

            DEVİNİM kavramıyla, karmaşa kavramı birbirine karıştı­rılmamalıdır. Bu ayrım ise, kentsel bilincin kentlilere verilmesi ve aynı zamanda bu bilincin zaman içerisinde fiziksel ve toplumsal olarak kent yaşamına yansıtılmasıyla söz konusu olabilir. Kır-Kent etkileşimine değindiğimizde kırdan kente olan göç sonucunda kentteki yaşam istenilmeyen karmaşaya dönüşmektedir (özellikle az gelişmiş ülkelerde). Bu karmaşanın istenilen devinime dönüşmesi göç eden insanlara verilecek kentli bilinci ile gerçekleştirilebilir. Eski kentli ile yeni kentli arasındaki bağın çok iyi kurulması (toplumsal ve fiziksel olarak) kentsel yaşam için önemlidir.

 

            Kentsel bilincin benimsetildiği, karmaşadan soyutlan­mış bir devinim, toplumsal ve fiziksel olarak bir süreç için­de insan ögesinin özünü (buna gereksinimlerini de diyebiliriz) uzama düzenli bir devingenlik içinde yansıtan ve gözlemlendiğinde algılanabilir bir canlılık gösteren bir temeldir. Erek ise bu temeli tüm ekonomik, politik kısıtlamalara ve olanaksızlıklara karşın oturtabilmektir.

 

            Unutulmamalıdır ki... Devinimden yoksun kentlerin (işlevsel bütünlüğü olmayan) gelecekleri olmaz ve tarihsel süreç içersinde yok olmaya yada önemlerini yitirmeye mahkumdurlar. Aynı zamanda tarihsel sürekliliğin sağlanması ve geçmiş ekinlerin toplumsal ve fiziksel ürünlerinin günümüz koşullarına uydurulması, ortak bir kent ekininin oluşturulması kentlerin yaşamları için vazgeçilmez bir unsurdur.

 

            Şehircilik anlayışında bir ilke olarak belirlenen devinim, FİZİKSEL ve TOPLUMSAL olarak düşünülebilir.

 

            Bireysel ve toplumsal devingenlik birbirleriyle eytişimsel ilişki içerisindedirler. Bireylerin üretkenliği toplumun üretkenliğini, toplumun üretkenliği de bireylerin üretkenliğini özendirmektedir. Bu sürecin uzama yansıması da FİZİKSEL DEVİNİMİ ortaya çıkarır.

 

            Kentsel yaşamda özellikle çalışma koşullarının tekdüzeleşmesi sonucu kentli birey ruhsal bağlamda gerilimler yaşamaktadır. Günümüz şehircilik anlayışı ve imar yasası sonucu kentlerde yüksek yapılar düz koridorlar oluşturmuş, ana yol ve sokaklar oluşmuştur.

 

            Doğal bir varlık olan insan, doğal olmayan, doğal olmamakla yetinmeyip hiç bir estetik, sanatsal ve insansal kaygı taşımayan bu uzamlarda küçülmekte, yalnızlaşmakta ve giderek bu dev kentsel cenderede yitmektedir.

 

            Karmaşadan soyutlanmış kentsel bilincin oturduğu bir fiziksel devinimin sağlanabilmesi için kentler yeşille iç içe tek düzelikten kurtarılmalı, geniş, düz otoyollar kentleri kesip biçmemeli, oluşturulacak yapılar bir yontu anlayışında estetik ve sanatsal (akçal değil) kaygı ile gerçekleştirilmeli, insanın öz çevresinde oluşabilecek gelişimlere yanıt verebilmeli, bölgenin iklimsel koşullarına (güneş, rüzgar), eğimine, manzara noktasına ve geleneksel mimarisine uygun olarak tasarlanmalıdır, tarihsel dokularda olduğu gibi her sokağın kendine özgü bir öz yapısı olmalı, kentte bir noktadan başka bir noktaya giden birey geçtiği uzamları her noktadan başka algılamalı tek düzelik kıskacına düşmemeli, taşıt dolaşımı-yaya ilişkisi birbirinden koparılmamalı, taşıt dolaşımı tıkanıklık yaratmayacak biçimde düzenlenmeli, çözümleyici kavşaklarla ve gerekli yerlerde yapılacak otoparklarla desteklenmeli, bunların konutlarla olan bağlantısı insanları sıkmayacak düzeyde olmalıdır.

 

              Kentte oluşturulacak fiziksel düzenleme ve devingenlik ya doğrudan şehirciler tarafından oluşturulmalıya da bazı bölümler denetimli olarak halkın istencine bırakılmalıdır.

 

              Fiziksel devingenliğin sağlanmasında ülkesel ölçekli planlamadan kentsel tasarıma kadar inilmelidir.

 

              Diğer yandan kentsel yaşama yüzeysel, yalınç bir gözle bakıldığında kentsel yaşamın toplumsal bağlamda da çok devingen,canlı olduğu gözlemlene,bilir. Oysa bu yalınç, iki boyutlu çıkarsama, kuşkusuz yanıltıcıdır.

 

              Koşuşturan, konuşan,birbirine yakın, bu bireylerin yaşamları derinlemesine/düşey bir gözle irdelendiğinde ilişkilerin çıkarcı, yüzeysel, kopuk kopuk, fiziksel olarak yakın ama tinsel olarak uzak olduğu anlaşılacaktır.

 

              Bu sonulgunun düzeltilmesinde şehirciliğin ne gibi katkıları olabilir?

 

              Fiziksel uzamları düzenlemenin bir amaç değil ancak bir araç olabileceği görüşünün, düşüncenin en başında bir boyut olarak benimsenmesi gerekmektedir.

 

              Bireylerin yaşadıkları uzam ve bu uzamın tasarımı onların toplumsal ilişkilerini canlandırıcı, onlara ortak erekler doğrultusunda birleştirici olmaktadır.

 

              TOPLUMSAL DEVİNGENLİK, terimi, kentsel yaşamdaki koşuşturmayı değil, bireyler arasındaki ilişki ve birlikteliğin içten, birey ve toplum yararına geliştirilmesi deviniminin sağ­lanmasını anlatmaktadır.

 

              Kentte bireyleri konut-çalışma, çalışma-konut ardaşık salınımları sırasında ara bir yerde yakalayarak toplumsal ilişkilere derinlik sağlanması, bireylerin bu ara birimlerde eğitimlerinin, eğlencelerinin sportif gereksinimlerinin karşılanması düşünülebilir. Diğer yandan bu etkinliklerin günü oluşturan her zaman birimiyle iç içe olması da bir seçenektir. örneğin bir sanatsal ortama katılımın hem toplumsal ilişkileri yoğunlaştırıcı hem de bireyin görüş çevrelerinin genişletici etkisi olacaktır.

 

            Kuşkusuz kentsel birey davranışlarını belirleyen tek dal şehircilik değildir, girdilerden biridir. Ama yine tüm girdiler bu düzlem (kent) üzerinde yaşama geçmektedir. Toplumsal planlama ülkeler arası eşgüdümden başlayarak tek tek bireylere kadar inmelidir. Bu planlamanın yapılmasında disiplinler arası ekipler oluşturarak çalışılması gerekmektedir.

 

            Unutulmamalıdır ki... Kenti oluşturan beyin yine kente ait olmalıdır ki kentsel gelişim süreci olabilsin.

 

            Toplumsal ve fiziksel devingenlik birbirleri ile etkileşimde bulunacak kentlerin cehrelerini belirlerler.

 

            Kentlerin olumlu bir toplumsal ve fiziksel yapıya kavuşabilmeleri için ön koşul olan HALK KATILIMI ve BİLİNCİNİN üzerinde daha ayrıntılı olarak durulmalıdır:

 

            Toplum dizgesinde ardaşık salınımlar (konut, çalışma-çalışma, konut arası devinim) oluşturan kişilerin; iletişim etkileşim özgürlüğüne somut bir biçim vermek söz konusu dur ki bu katılımı da devingenleştiren; dernekler, baskı kümeleridir ve bunların sonulgusunda oluşan yeni düşünce ve istekler halk katılımında ulaşılmak istenen belli başlı erektir. Bunun yanında yerel yönetimler yalnız teknik hizmetlerin düzenlenmesi yönünden değerlendirilmemeli, bunlar aynı zamanda halkın kendi kendisine yardımını sağlayacak devingen kuruluşlar olarak görülmelidir. Bu bağlamda oluşturulacak kuruluşlara gerekli önem verilmeli ve halkın toplum düzeniyle ilgili işlerde sorumluluk payı arttırılmalıdır. Bu, halkın salt yürütme etkinliklerinde değil aynı zamanda planlama çalışmalarında da yer alması demektir.

 

            Fakat bu tür bir katılma tüm ilgililerden ödün ve öğrenme çabası bekler. İlgili herkes önce kendilerini her türlü sorundan haberli kılmayı öğrenmek zorundadır. Bunun sonulgusunda nasıl örgütleneceklerini öğrenmeleri söz konusudur.

 

            Halkın katılımı henüz bir deneme dönemindedir: İnsanı, halkın sorunlarına yakından bakan yeni bir tür kamu görevlisi anlayışının gelişmesini umut etmeye yöneltiyor. Hatta, yeni, daha basit ve daha kolay erişilebilir bir yönetim istemeye itiyor.

 

            Bunun sonulgusunda istenilen anlayışta bir planlamanın yapılabilmesi var olan planlama örgütleri ile gerçekleşemez. Yeniden oluşturulacak özerk, politik olmayan salt halkın gereksinmeleriyle yönlenen kuramı yaşama bu doğrultuda geçiren bir planlama örgütü oluşturulmalıdır.

 

            İnsan-Çevre ilişkisinde, insan için birbirinden farklı özelliklerde iki türlü yaşam uzamı (mekan) vardır, Bunlar doğal uzamlar ve insan emeğiyle düzenlenmiş uzamlardır. Bu iki uzamı birbirinden ayrı iki unsur olarak düşünmek yada ele almak hatalıdır. Dünyamız doğasıyla ve canlı varlıkları ile bir bütündür, insanlar ve eserleri ise bu kompozisyon içinde doğan,gelişen ve yaşama sürelerini tamamlayan ögelerdir.

 

            İnsan toplulukları için güzel bir uzama iye olmak, gereksinmelerimizin en önemlisidir. İçinde yaşanılan uzamın fizik yapısı, insanların büyüme ve yetişmeleri üzerinde farkında olmaksızın olumlu yada olumsuz yönde güçlü bir etki yaratır. Çevremizin düzenlenme biçemi iç varlığımızı, yaşama anlayışımızı ve hatta karakterimizi etkiler. Kültür mekanımızın kalıbı, öte yandan da içinde yaşadığımız uzam, kültürümüzün aynasıdır. İnsanlar, kültürleri, ekonomik güçleri psikolojik eğilimleriyle iyi bir çevre düzeni için çabalarlar. Bu nedenle günümüz kentlerinde beton/gri yığınlar arasında yitip giden türlü hastalıklara yakalanan bireye türlü sağaltım (sağlık) yöntemleri ile yaklaşmak olasıdır. Bu sağlatım yöntemlerinden biri ve en önemlisi bireyin tüm yaşamını geçirdiği yaşadığı ortamı onun bilinçli bilinçsiz gereksinmelerine yanıt verecek biçimde yanıtlayabilmektir.

 

            Şehrin gürültüsü, dumanı,karmaşık yaşama biçimi ve yıpratıcı etkilerden sıyrılmak amacı ile doğaya kaçma isteği yada aksine köylerin tek düze ve yetersiz yapısından kurtularak kentlere geçme çabaları, insan-mekan ilişkileri­nin sonuçlarıdır.

 

            Bireyler çevreyi algılar ve bu algıya olumlu yada olumsuz tepki gösterirler. Bu algı-tepki olayı bireyi algıyı, eğitimi dünya görüşü doğrultusunda değerlendirir. Tepki ise doğrudan değil, dolaylı yoldan bireyi etkiler. Önemli olan çevre oluşumunda (kent planlamada) bireyin bilinçli algılarını değerlendirmek değildir ki günümüzde bu da yapılmamaktadır. Bilinçsel ve hiç bilinçsel ruh yapısını bir bütün olarak algılayıp, etkilenimleri ve tepkileri değerlendirmek bu doğrultuda kent planları üretmektir. Ereğimiz insan ve çevre ilişkisini en iyi şekilde kurabilmek ve bu birliktelikteki algılama, bilinçlenme temel taşlarının önemini vurgulayarak oluşturulmuş, doğal ve kültürel uzam bütünlüğünü bizim için ideal bir yaşam çerçevesi haline getirmektedir.

                

            KENT-İNSAN, ilişkisine değinirsek, kent sözcüğü ile çoğu kez insan yapısı çevrenin doğal çevreye üstün olduğu bir yer anlaşılır. Böyle bir yerin fizyonomisi çirkin objelerin anlamsız yığınlarından, en güzel mimari kompozisyona kadar çok büyük bir değişiklik gösterir. İçindeki insanlara uyar bir yaşama olanağı yaratır. Kent dış uzam ihtiyaçlarına uygun bir bütün standartları oluşturmalıdır. Sis, duman ve diğer zararlı etkenle­rin etkisi altında olmayan sağlık koşullarına iye bir yerde kurulmalıdır.

 

            Bir insan kentin her tarafında kolaylıkla ve tehlikesizce devinebilmelidir. Bölümler arasında öyle bir bağlantı olmalıdır ki, konut,çalışma ve eğlence için uygun iç içe örgensel (Organik) bir uzam yaratılmış olsun, aynı zamanda içindeki yaşayanların doğal öğelerin ve kırsal çevreyle ilgisi kesilmesin. Fiziksel bakımdan kent, bakışımıza yönelen bir objeler bütünüdür. Böyle bir kompozisyon, kendisini inceleyene zevk vermeli, ekonomik yönden düşünceler bir arada olmalıdır.

 

            Mumfora, kentin insan için taşıdığı anlamı şöyle anlatmaktadır:

 

            “Kent bir toplumun kültür ve gücü doğrultusunda yoğunlaşmış bir yerdir. Orası yaşamın ayrı karakterdeki ışınlarının toplandığı,toplumsal yönden anlamlı bir odak noktasıdır. Orada her türlü uygarlık araçları bol ve türlüdür. İnsan düşünceleri, yaşayan yapıtlar, örnek davranışlar ve düzenli dizgeler içinde sonuçlanır. Kent uygarlığın insanlara bağışladığı toplama yeridir”.

 

            Böyle bir devinim dinlence işlevini (Rekreasyon)daha da belirginleştirmiş günlük yaşamın bir parçası durumuna gelmiştir. Burada unutulmamalıdır ki, erekte yatan rekreasyonun, insan­da mutluluk özgürlük duygusunu yaratmasıdır, bazen boş zamanlar bireylerde sıkıntı ve hoşnutsuzluk oluşturabilir ki, o zaman bireyi yeniden yaratmak söz konusu olamaz.

 

            Rekreasyon kişi ve toplum sağlığını (fiziksel, moral, ruhsal) düzenlediği gibi,entelektüel yaşamı geliştirir, rek­reasyon yoluyla yeni fikirler gelişir, birey gerçek varlığını bulur ve bu yolla yaratılan ilişkiler yaşam görüşünün gelişmesini, kültür düzeyinin artmasını sağlar. Bunun yanında oyunlar ve gezilerle insanlar deneyim kazanır yeni şeyler tanır, öğrenirler bunlar düşündürücü geliştiri  (eğitimsel)yönleriyle önem taşır bunların sonulgusunda,iş randımanı artar ve toplumsal hayatta kişiler arasında dayanışma ve yardımlaşma sağlanır. Bir üst ölçekte ise uluslararası ilişkiler gelişir.

 

            Özetlersek, kentteki fiziksel ve toplumsal çevre bireye güzel duygusal (estetik) açıdan katkıda bulunacaktır. Bu etkinin artması da bireyin içinde bulunduğu yaşam düzlemine daha fazla katılmak, katkıda bulunmak isteğini arttırarak bi­reyin yaratıcılık ve üretkenlik niteliklerini devinime geçirecektir.

 

            Bu duygunun oluşabilmesi için bireyin öz çevresinde, kentsel genel çevresine kadar olan ortamın, insanın güzellik özlemine yanıt verecek biçimde, insancıl bir biçimle (uslup) tasarlanması/düzenlenmesi gerekli ve kaçınılmaz bir ödevdir.

KENTSEL SORUNLAR ve ÇÖZÜMLERİ

 

            İnsanların doğdukları-büyüdükleri ortam,onlar için anıların biriktiği, yaşamların oluştuğu ayrılmanın güç olduğu bir yuvadır.

 

            Kentte doğup büyüyenler için de kent onların yuvasıdır. Hatta sonradan kentte yaşamlarını sürdürenler için bile kent bir yuva konumuna gelebilmektedir.

 

            Kentsel yaşamın başka yönleri de vardır:

            Kent; kültürün,sanatın oluştuğu ortamdır. Kültürel ve sanatsal yaratının çoğunluğu kentsel yaşamda oluşur.

            Kentte sürekli bir yarış ve yaratıcılık vardır.

            Kentte bireyin üzerindeki toplumsal baskı kırsal kesime oranla daha azdır. Artık birey kentte sürekli bir gözetim/denetim altında değildir. Birey özgürlükle/bağımsızlıkla yalnızlığa ulaşmadan yaşamak zorundadır.

 

            Özellikle kalkınma çabası içinde bulunan az gelişmiş ül­kelerde son 30-35 yıl içerisinde karşılaşılan en önemli iki sorun, hızlı nüfus artışı ve hızlı kentleşmedir. Oluşum süreci içerisinde kentleşme, kent dışında yeni yerleşim yerlerinin açılmasına, kentin doymasından sonra bunun doğal sonucu olan yöre kentlerin oluşmasına ve kentler arasındaki kırsal dokunun kentlerin büyümesi sonucunda yok olmasına ve kentlerin yapışık kentler durumuna gelmesine yol açmıştır.

 

            Kentleşme devinimi işleyim sanayi kesimdeki yoğunlaşmaya ve ekonomik kalkınmaya koşut olarak, kent sayısının artması ve kentlerin büyümesi sonucunu doğuran, toplum yapısında artan oranda örgütleşme iş bölümü ve uzmanlaşma yaratan, insanların davranış ve ilişkilerinde kentlere özgü değişikliklere yol açan bir birikim sürecidir.

 

                 Genelde tüm kentlerde, özelde ise büyük kentlerimizde kentleşmeden doğan sorunlar görülmektedir. Bu sorunlar daha çok gelişmekte olan ülkelerde görülse de, gelişmiş ülkelerde bu boyutlarda olmasa bile yine de görülmektedir.

 

                 Ülkelerin toplumsal ve ekonomik göstergelerinden biri olan NÜFUS, kentleşmeye koşut olarak gelişen bir kavramdır. Nüfus sorunun boyutları ekonomik, toplumsal, doğal çevre ile ilgili veya siyasal olabilir. Bu boyutlardan herhangi birinde, nüfustan dolayı doğabilecek bir bozulma, yaşam ölçülerinin düşmesine neden olacaktır.

 

                 Kentlerdeki nüfus artışını ikiye ayırabiliriz; doğal ve yapay. Doğal nüfus artışı, kent insanının biyolojik olgusu sonucunda ortaya çıkar ve kent için büyük boyutlarda sorunlar yaratmaz. Yapay nüfus artışı ise, göç sonucu kırsal nüfusun kent gelerek kent nüfusunu artırmasıdır. Bunun nedenlerini, itici, iletici ve çekici güçler olarak üç kümede gözden geçirebiliriz.

 

                 İtici güçler, köylüyü, toprağından, tarımdan ayrılmaya zorlayan koşullardır. Tarımda verim azlığı, tarımsal gelirin yetersizliği, bu yetersiz gelirin ve tarımdaki toprak iyeliğinin dengesiz dağılışı, tarım topraklarının çok parçalanmış olması ve tarımsal makinalaşmanın, belli ölçülerde, tarlada çalışanları işsiz bırakması, iklim koşulları ve toprak aşınması (erozyonu) bu itici güçlerin başlıcalarıdır.

 

                 Kentleşme hareketlerinin iletici gücü derken,taşınım olanaklarındaki gelişmeyi kastediyoruz. Kentleşme hareketi, mal ve hizmet değiş-tokuşunun, belli taşıma ve haberleşme ağları içinde özekselleşmiş (merkezileşmiş) belli yerleşim yerleriyle bu özeklere bağlı çeşitli büyüklüklerdeki yerleşmeler arasında yoğunlaşmasın dan doğar. Eğitim düzeyinin yükselmesi ile ve kitle haberleşme araçları ile artan akışkanlık ve yurt dışından dönen işçilerin önemlice bir kesiminin kentleri yeğlemekte olmalarının da bu devingenliğe katkısı olmaktadır.

 

            Çekici güçler,nüfusu kentlere çeken etkenlerdir. Bunlar, kısaca, tarımdışı kesimlerde yaratılan iş olanakları diye tanımlanabilir. Bu güçlerin başında, işleyimleşme (sanayileşme) gelir. Tarımda çalışan nüfusun giderek azalmasına karşın,işleyim ve işgörü (hizmet) kesimlerindeki nüfus sürekli bir artış içindedir.

 

            Bu sorun, büyük kentler ve çevrelerinde yaratılan iş ola­naklarının kırsal alanlarda da yaygınlaştırılması ile çözümlenebilir. Çünkü, göç eden nüfusun öncel nedeni ekonomiktir ve bu sorun çözümlendiğinde kentlerdeki yapay nüfus artışı belirli ölçüde azalacaktır.

 

            Kentlerde varolan teknik altyapı dizgeleri,artan nüfusa göre planlanmadıklarından yeni gelen nüfusun gereksinimlerini karşılayamamaktadır. Kentlerin giderek büyümeleri TOPLUMSAL ve TEKNİK ALTYAPI gereksinimlerini de artırmaktadır.

 

           Kentlerde teknik altyapı ile uğraşan kurumlar eşgüdüm içerisinde olmalıdırlar ki, ayrı ayrı zamanlarda yapılan çalışmalar kentin üst fiziksel yapısında bozukluklara yol açmasın. Bunu gerçekleştirmenin en iyi yolu, günümüzde başarılı örnekleri görülen galeri dizgesidir. Bu biçimde tüm altyapı dizgesinin denetimi kolaylaşacak ve bozuklukların bulunması ve onarımı daha az emek ve süre alacaktır. Tüm bunların sağlanabilmesi için,en başta topoğrafik veriler göz önüne alınarak kent planlarının hazırlanması gerekmektedir.

 

            Toplumsal altyapı birimlerinin belirlenmesinde kentlerin etki alanları da göz önüne alınmalıdır. Sözgelimi, yaz nüfusu önemsenmeden kentlerde yer alan sağlık kurumları bu tür sayfiye kentlerinde yetersizliğini göstermektedir. Yine bir kentin etki alanında bulunan kırsal nüfusun göz ardı edilmesi, en başta tecimsel, sağlık, rekreasyonel ve eğitimsel kuruluşlar olmak üzere toplumsal altyapı birimlerinin sorunsal bir dizge içinde olmasını yaratmaktadır. Bu da iyi hazırlanmış kentsel plan ka­rarlarına uymakla çözümlenebilir.

 

                 Kentlere olan nüfus akımının yarattığı en önemli ve toplumsal sonuçları en dikkat çekici sorunlardan biriside işsizliktir. Kentlerde yaratılan iş olanakları göç eden nüfusu özümlemeye yetecek nitelikte olmadığı için,toplumsal ve ekonomik boyutlarda İŞ BULMA sorunu ortaya çıkmaktadır.

 

                 Ülkemizdeki işleyimleşme (sanayileşme) sürecinde yağ lekeleri (yerleşim yerlerinin nüfuslarının hızla artması ve ekonomik etkinliklerinin çoğalması sonucunda kent haritaları üzerindeki imgelerinin yayılarak büyümesi oluşmuş/oluşmaktadır. İşleyim yer seçimlerini yapan girişimcilerin işlenmemiş özdeğe (hammaddeye) yakınlıktan çok, alıcı sayısı ve işgücü sayısına yakınlığı göz önüne almaları, yağ lekelerinin büyük kentlerde daha çok şişmesine ve kır itmesi-kent çekmesine başlıca etken olmuştur. Kentlere olan işgücü akımı, fiziksel boyutta yağ lekelerini yaratırken, toplumsal boyutta da temel olarak işsizliğe ya da işsizliğin bir türü olan marjinal kesimde çalışma sorununa neden olmaktadır.

 

                 Ülkesel kalkınmanın sağlanması ekonomik planlama ile gerçekleşebilir, ancak ekonomik planlamayı yaparken fiziksel uzama yansımasının göz önüne alınmaması, yani ekonomik-fiziksel eşgüdümü olmaksızın yapılan planlama çalışmaları ereğe ulaşmayı olanaksız kılacaktır. Bu işlemler sırasında Keynes’in ortaya koyduğu üretim etkenlerinin tam çalıştırılması (istihdamı) temel olarak ele alınmalıdır.

 

                 Üretim etkenleri; emek, doğa, anamal ve kimi ekonomistlerce eklenen girişimden oluşmaktadır.

 

                 Emek, her türlü servetin kaynağı değildir. Doğa da emek kadar kuşkusuz bulunan kullanma değerlerinin kaynağıdır. Kaldı ki, emeğin bizzat kendisi de doğal gücün, insanın emek gücünün dile gelişinden başka birşey değildir. Ancak insan,tüm emek araçları ve nesnelerinin ilk kaynağı olan doğaya karşı onun sahibi gibi davrandığı ve doğaya karşı kendi iyeliğindeki bir eşyaya davrandığı ölçüdedir ki insanın emeği, kullanma değerinin ve dolayısıyla servetin kaynağı olur.

 

                 İşte bu insan gücünün tüm planlama etkinliklerinden dolayısıyla kent planlama etkinliklerinde ülkesel kalkınma için kentsel boyutta ele almak bir zorunluluktur. Bu da kent planlarında kestirim nüfusuna koşut olarak saptanacak çalışabilir nüfus için, diğer etkenler de göz önüne alınarak yeterli ve gerekli çalışma olanakları önerilmesi ile sağlanabilir. Böylelikle büyük kentlere olan becerili ve becerisiz iş gücü akımı denetim altına alınabilecektir. 

                 Nüfus artışı,kamulaştırma nedeni i1e açıkta kalmış olma, ekonomik, fiziksel ve toplumsal eskime ile doğal yıkımlar sonucunun KONUT GEREKSİNİMİ ortaya çıkmaktadır. Konut isteminin % 80’ini, doğal nüfus artışı ile kentlere göç eden nüfusun gereksinmesi oluşturmaktadır. Bu gereksinmenin % 6-7’sini de ekonomik ve toplumsal eskimeye konu olmuş yapıların yenilenmesi oluşturmaktadır. Ayrıca, özellikle büyük kentlerde pek çok yapı fiziksel ömrünü tamamlamadan daha kazançlı bir yapının yapılmasına yeri­ni bırakmak üzere yıkılarak, hem konut gereksinimini arttırmakta hem de ülkemiz için ekonomik bir kayıp olmaktadır. 

                 Ekonomik kararlarla konut sektörüne devletin katkıda bulun­ması başlıca çözüm olacaktır. Kamu vs özel kesim kuruluşlarının, çalışanlarına lojman olanağı sunması ve bunun yanı sıra kent planlarında sağlam yapılarda yıkıma neden olacak işlev değişikliklerine yer verilmemesi konut gereksinmesinde seçeneksel çözümlerdir. 

                 İnsanoğlunun barındığı konutun yanı sıra, eğitim, sağlık ekin ve spor işgörüleri  (hizmet) ile ekonomik etkinlikler, hep TOPRAK üzerinde kurulan yapılarda gerçekleştirilir. Dolayısıyla, bunların hepsi kentsel toprağa olan istemi arttıran etkenlerdir. Oysa toprağın çoğaltılamayan ve taşınamayan bir mal olma özel­liği bulunmaktadır. Toprağın kıt kaynak olması, toplum yararı ile bireysel çıkarı bağdaştıracak bir dengenin kurulmasını gerektirmektedir. Ancak, kentlerde arsalar, plansız kent gelişmesi ve spekülatif kazançların ana kaynağı olarak bir sorun alanı olma durumunu sürdürmektedir.

 

                 Planlama sürecinde ortaya çıkan sorunlardan biri iyelik deseninin karmaşasıdır. Kent planı, iyelik deseni ile birebir ilişkili olduğundan hem plan istenilen sonucu verememekte hem de plan sonrası arsa ederlerinde eşitsizlik yaratmaktadır.

 

                 Ayrıca, ülkemizin içinde bulunduğu politik durum, planları politikadan ayrı tutamamakta vs politikacıların bir aracı olma­ları sonucunu doğurmaktadır.

 

                 Bu sorunun çözümü iki yolla olabilir.

 

                 - Kent toprağının devletleştirilmesi

 

                 -Arsa iyeleri (sahipleri)arasında eşdeğerlik ilkesine göre değiş-tokuş yöntemini olanaklı kılmak için plan alanı kadastrosunun planla birlikte çözümlenmesi.

 

                 Taşıt sayısı ve taşıt kullanımı isteminin büyük bir hızla artmasına karşın taşıt kullanım alanları aynı kalmakta veya çok az artmaktadır. İşte bu olgunun sonulgusu, kentte olması gereken devingenliği, olmaması gereken toplumsal ve fiziksel karmaşaya dönüştürmektedir. ULAŞIM karmaşasının kent dokusuna yansıması sonucunda, süre ögesi değerini yitirmekte, bireylerde tinbilimsel (ruhbilimsel) açılardan olumsuzluklar yol açmaktadır.

 

                 Ülkemizin ulaşım politikası büyük anamalcı ülkelerin istekleri doğrultusunda olduğundan ulaşım dizgesinin (sisteminin) çözümünde kitlesel taşımacılık yerine bireysel taşımacılık, yani özel oto iyeliği yeğlenmektedir.

 

                 Özel oto iyeliği iki nedenle özendirici olmaktadır. Bunların birisi, özel oto işleyişini toplum içinde konum (statü-mevki) belirleyici olması, diğeri ise kitle taşımacılığından daha hızlı ulaşım sağlanabilmesidir. Bunlardan konum belirleyici olanı kent planları ile çok az yönlendirilebilecek-bunun yanı sıra planlama çalışmalarında bir girdi olarak ele alınacaktır. Kitle taşımacılığının hızlandırılması ve özendirilmesi ise ikinci nedene çözüm olabilecektir. Bu sorun, çevre kirliliğine neden olmayacak (tranvay, elektrikli diğer araçlar gibi) ve görsel açıdan da insanı rahatlatacak taşıtların yeğlenmesi ile çözümlenebilecektir.

 

                Özellikle büyük kentlerde yaşanan ÇEVRE SORUNLARI, işleyimin neden olduğu çevre kirliliği, artan nüfusun gereksinmelerini karşılayamaz duruma gelen altyapı dizgelerinin neden olduğu çevre kirliliği, kentin estetik değerlerini yok ettiği gibi kentlilerin de - en başta tinsel (ruhsal) - ağlıklarını bozmaktadır. Kentlerin akciğerleri olarak nitelendirilen yeşil alanlar da git gide yok olarak kentlinin gereksinimine yanıt veremez bir duruma gelmiştir. Çevre sorunları özellikle plansız gelişmenin sonuçları olarak, kentlerin yaşanabilirliğini azaltan önemli sorunlardan biridir.

 

                Ülkesel-bölgesel ölçekte işleyim işlevi yüklenecek kentlerin saptanmasında özellikle çevre kirliliği göz önüne alınarak yapılacak yer seçiminin yanı sıra, arıtım (filtralizasyon) dizgesi ve en az kirletici yöntemlerin uygulanması, bu sorunu en aza indirgeyecektir.