ŞEHİR HİKAYELERİ
Hasan Ali Tokuçin
Soğuksu İ.Ö.O Matematik Öğretmeni
Şehirler ilk oluşum aşamalarında kaotik bir yaşam biçimini
yansıtırlar. Özellikle Londra gibi büyük Britanya şehirlerinin ardında kalan
proleter şehirler köylerden gelen işçileri ağırlar.
Tam da bu dönemi vurgulayan romanlarıyla Charles Dickens
ülkesinin geçirdiği bu ağır ve yorucu değişimi anlatır. Kendisi de çocukken
küçük bir atölyede çalışmıştır. Dickens tam anlamıyla bir Londra tutkunudur.
Sabahları şehrin
yoksul bölgelerine yaptığı uzun yürüyüşler kitaplarına bol bol malzeme
toplamasını sağlamıştır. Dickens‘ın Londrası sisli ıslak ve alt yapısı
bozuk, Viktorya çağına uygun romantik bir şehirdir. Mekanları, mahkeme
salonları,kasvetli taş binalar, küçük ekmek fırınları, limanlardır. İnsan
profili de epey zengindir; Dickens’ın yoksuları diye anılan yetimhane çocukları,
küçük yaştaki hırsızlar yalnızlık içinde yaşayan aristokratlar,denizciler,
kibirli ve kötü karakterli burjuvaları sayabiliriz.
Dickens’ın bir çok ülkeye geziler yaptığı biliniyor. Özellikle İtalyan
şehirlerinden çok etkilenmesine karşın onun için Londra vazgeçemediği ve başı
sıkıştığında sığındığı bir limandır.
Charles Dickens için Londra ne demekse Victor Hugo için Paris o anlamı
taşır.İki büyük eseri Notre Dame da Paris ve Sefiller de şehrin eski dokusu
içinde insani ve mimari panoramayı detaylı bir biçimde verir.
Yazarlardan söz açılmışken Dostoyevski den söz etmek gerekir.Onun için en
önemli Rus kenti Petersburg'tur.Taşıdığı renkli ve Avrupai hayatıyla oldukça
göz alıcı ve hareketlidir. Rusya'nın dış dünyaya açılan kapısıdır
adeta. Dostoyveski ‘’Beyaz Geceler’’ adlı kısa romanında kenti bir arkadaş
yada sevgili olarak algılar. Binalarla sohbet eder, kötü renklere
boyandıkları zaman onların adına üzülür. Hafta sonu şehir halkı tatile
çıktığında bile o şehri terk etmez ve büyük bir melankoli içinde sokakları
gezer. Gerek anlattığı büyük şehir öyküleri gerek taşrada geçen romanları
olsun,Dostoyevski tüm karakterlerine bir şehir psikolojisi aşılamıştır. Her
ne kadar yürekten inandığı Ortodoks Hıristiyanlık ütopyasına karşılık yoğun
bir şekilde suç ve günah işleyen karakterleriyle şehir ve polisiye romanın
ilk rafine örneklerini vermiştir. Çünkü polisiye romanın yaşam alanı
şehirlerdir.Bu anlamda polisiye roman demek şehir romanı demektir.
James Joyce şehir deki yaşamı aşkın bir düzleme çekerek İrlanda ve özellikle
Dublin halkında gördüğü kültürel yoksulluğu vurgular. Oda şehri romantizme
eder.
Önce polisiye romanlarla kendini bulan şehir yaşamı, gelişen çekim teknikleri
ve artan görüntü kalitesiyle birlikte sinema sanatı içinde gerçek yerini
alır. Sinema tam anlamıyla bir burjuva ve şehir sanatıdır. Zaman zaman taşra
da geçen öykülere rağmen sinema asıl yerini şehir kanarında bulur. Büyük
şehirler çok sayıda sinema salonunu barındırmasına şaşmamak gerek.
Dünya üzerinde enerjisi ve sunduğu yaşam olanakları bakımından bir çok şehir saymak
mümkün.Ama içlerinden bir tanesi var ki hiçbiri onun yerini tutamaz;
21.yüzyıl dünyasının başkenti olamaya aday New York. Bugüne kadar New York
için çok şey yazıldı çizildi. Büyüleyici Manhattan gökdelen hattının kaç
filimde göründüğünü düşünün bir kere.
Ben burada birkaç filmi örnek alarak New York’un eski ve yeni panoramasını
sunmak istiyorum.Öncelikle sinemada önemli bir isimle başlamak
istiyorum: Woody Allen. Adını çok sevdiği çizgi film karakteri ağaçkakan
Woody’den aldığını herkes biliyor. Woody Allen için New York nefes aldığı tek
ve biricik Amerikan şehridir. Gerçi New York kadar büyük ve geniş başka
Amerikan şehirleri vardır, ama New York kendine özgü bir hava taşır. Gerçek
anlamda dünyadaki tek kozmopolit şehir New York tur. Allen birçok filminde
seküler Yahudi mizahına dayanarak Kafka kahramanlarını andıran, kendine
güvensiz ,otoriteden çekinen, zayıf fizikli ve nevrotik karakterler
çizer. Kendi oynadığı rollerde yapımcı, yazar, komedyen gibi karakterleri
canlandırır. New York’un en seksi iki janarını kullanır: sanat ve para
dünyası. Annie Hall filminde New Yorklu sanatçıları ve aydınları
tanrı-tanımaz, komünist, pornocu Yahudiler olarak anıldığı cümleler
vardır. Bu Amerikan taşrası ve püriten ahlakının ön yargılarıdır. Aslında bir
şehir yaşayanı olmasına karşın inançtan yoksun değildir. Aile yaşamına büyük
önem verir. Hanna ve Kız Kardeşleri filminde değişik inanç sistemlerini
inceler, ama hiç biri onu tatmin etmez. Kafayı ölüm düşüncesine
takmıştır. Hayatı sorgular. Kütüphanelere girip çıkar. Sanatın ve şiirin
insan hayatındaki rolünü araştırır. Beyin tümörü korkusuyla yaşar ama
korkusunun yersiz olduğunu anladığında sokak ortasında durup düşünür. Kendi
yaşadığı şehre değişik bir gözle bakar. Ve New York cep sinemalarından birine
girerek Marx kardeşlerin kısa filmini seyrederek hayatın gerçek anlamını
kavrar. Film döngüsel bir yapıya sahiptir, bir Noel kutlamasında başlar ve
yine bir Noel toplantısında biter. Bu filimde şehir nevrotiklerinin ve
sanatçılarının içinden sıyrılan Mickey karakteri aşkı ve aile değerlerini
yüceltir. Ardında bol miktarda kahkaha bırakarak.
Manhattan adlı filminde ise New York'u geceyle özdeşleştirerek siyah-beyaz
çekimlerle onu noktürnal bir havada yansıtır. Gershwin’nin senfonik caz
parçası(mavi rapsodi) elit motif olarak bu görselliği tamamlar.
İkinci yönetmenimiz New York’lu bir İtalyan: Martin Scorsese. Ve bir New York
belgeseli olan filmi Taxi driver-Taksi şoförü.
Her insan bir adamıdır? Ada gibi toplumdan kopmuş her türlü insani ilişkiden
yalıtılmış bireyler düşünmek mümkün müdür? Hele bulunduğunuz yer New
York’sa. Bu olgu Joshep Conrad’ın Victory-Utku(1915) romanında geçen "An
Island Tale-Bir Ada Öyküsü" bölümünde işlenmiştir. Victory’de kahraman Axel
Heyst her şeyden kopmuş kişiliğiyle, insan toplumu içinde bir adadır. Bu
durumu bir adaya yerleşerek somutlaştırır. Ama Heyst dış dünyadan ne kadar
kaçarsa kaçsın kötülük ve uygarlık sonunda gelip onu bulur ve o da yaşama
boyun eğer.
Taxi Driver’ın kahramanı Travis Bickle (Robert De Niro) Heyst’in tersine
yaşama açılmak ister.Filmin başlarında bu çabayı çok açık bir şekilde
görürüz. Bickle bir savaş gazisi olarak Vietnam’dan New York’a
döner. Sonradan göreceğimiz gibi taşralı ahlakı bu şehrin hayatına alışmasını güçleştirecektir. Bu şehri en iyi gözleye bileceği mesleği seçer: Taksi
şoförlüğü. Uyku problemi olduğundan geceleri çalışmayı tercih eder. Ve şehrin
gerçek yüzüyle tanışır. Çünkü gerçekte New York bir gece şehridir. Tuttuğu
günlük bu izlenimlerin yaşamsal bir tutanağıdır. Cesaretini toplayıp politik
bir kampanyada Gönüllü olarak çalışan ve sonradan idealleştireciği sarışın
sekreter Betsy’e (Cybill Shepherd) çıkma teklifinde bulunur. Başlangıçta
işler iyi gider. Fakat Travis onu bir akşam sinema niyetine porno filme
götürür.Travis bunun doğal bir davranış olduğu kanısındadır. Ama Betsy onu
bir daha görmek istemediğini söyleyerek oradan ayrılır. Travis birkaç kere
Betsy’i işyerinden arar, ona çiçek gönderir ama Betsy onu her seferinde geri
çevirir.
Betsy’in gönüllü olarak çalıştığı politik lider Palantine taksisine iki kere
konuk olur.İlkinde Palantine bir fahişe ile beraberdir. İkinci
karşılaşmalarında Palantine’nın sorusu üzerine Travis New York için
düşündüklerini söyler Palantine’a samimi olmayan övgülerde bulunur. Seyirci
de Palantine da bu sözlerin ardında yanlış giden bir şeylerin olduğunu
sezer.
Günler anlamsız ve birbirine benzer şekilde geçmektedir.
Bir gece taksisine küçük yaşta bir fahişe olan Iris steesman(Jodie Foster)
biner.Iris’in pezevengi başına yerliler gibi saç-bandı takan Sport (Harvey
Keitel) adında bir serseridir. Filmin bu noktasından sonra Travis kendini
Iris’i bulunduğu durumdan kurtarmaya adar. Uzun bir süre silahlardan uzak
durmaya kararlıyken birden bire ayaklı bir cephaneliğe dönüşür. Film iki
ayrı yönde gelişmeye başlar. Bir yanda şehirli ve ikiyüzlü Palantine, diğer
tarafta taşralı masum Iris vardır. Travis Palantine’ının politik
provalarından birinde başarısız bir suikast girişiminde bulunduktan sonra
Sport’u haklamaya gider. Şiddet dolu sahnelerden sonra Travis hastaneye
kaldırılır.
Finalde iyileşen Travis medya tarafından kahraman ilan edilir. Iris’e kavuşan
ailesi ona bir şükran mektubu gönderir.
Taxi Driver bazı açılardan John Ford’un 1956 da yönetiği "The
Searchers-Alaylılar" filmini çağrıştırır. John Wayne’in oynadığı eski iç
savaş gazisi hayatını komançiler tarafından kaçırılan genç yeğenini
kurtarmaya adamıştır. Onu bulduğunda yeğeni artık bir komançi olduğunu ve
geri dönmek istemediğini söyler.Fakat amcasının zoruyla gerçek ailesine
döner.
Bu filmde de görüldüğü gibi senaryonun yazarı Paul Schrader’ın ve Travis’in
sahip olduğu tutucu ve protestan ahlak anlayışı eski konfedrasyonu oluşturan
güney eyaletlerinin yanık-enseli (redneck) olarak adlandırılan köylülerin
yaşımına duyulan özlemin izlerini taşımaktadır. Taxi Driver’ın senaryosuyla
Schrader Amerikan şehirlerinin kaotik yaşamına duyduğu öfkeyi belgesel bir
biçimde dile getirir. Taxi Driver’da da Iris Sport’la yaşamaktan memnundur
ve Sport’un yerlileri andıran dış görünüşü John Ford’un filmine yapılan bir
göndermedir. Ayrıca Paul Schrader’in yazdığı sağcı alt metinde bu filminden
açık bir şekilde esinlenmiştir.
Başlangıçta Schrader senaryosunu Brian De Palma’ya götürür. Elden ele gezen
senaryo en sonunda Martin Scorsese’in eline geçer.Scorsese senaryoyu De
Niro’ya gösterir. O sıralarda De Niro’un kafasında buna benzer bir proje
vardır. Her üçü de kariyerlerinin başında olduklarından yapımcı bulmakta
zorlanırlar.Düşük bir bütçe ayarlanır ve Scorsese mutlak bir kontrol
sağlamakla beraber kısıtlı bir zamanla çekimlere başlar. Çekim yılı 1975 yazı
olarak şeçilir.
Tam da bu sıralarda şehirde süren çöp grevi filme uygun bir atmosfer
sağlar.Şehrin her yerinde çöpler birikmektedir ve bu durum korkunç bir
sıcağın ve nemin eşliğiyle şehri dayanılmaz kılmaktadır.Bu haliyle film
Sidney Lumet’ın yönetiği "The Dog Day Afternoon-Köpeklerin Günü" filmini
hatırlatır. Keza bu film de New York’ta yaşayan insanların çılgınlıklarını ve
şehrin ruhsal trafiğini vermesi açısından bir hayli başarılıdır.
Şimdi filmden bazı alt-akımlar:
Travis hem Betsy ile hem Iris’le bir kafede buluşur ve onlarla dostça sohbet
eder. Ama her iki ilşkide bir felaketle biter.
Travis’in kopma noktasına geldiği noktada deneyimli şöförünün (Peter Boyle)
öğütleri de havada kalır.
Travis’in seks hakkındaki düşünceleri ise çelişkilidir. Kent içinde gördüğü
cinsel aktivite onu nefretle doldururken o akşamları pornografik filmlere
gider.
Travis’in Palantine karşı hissetikleri Oswald’ın Kennedy’e karşı
hissetikleriyle benzerdir. Taksi durağında Travis’in uyuşturucu satan
zencilere karşı kuşku ve nefretle baktığı uzun sahneler vardır.
Finale doğru Travis kötü bildiği adamları Clint Eastwood’un oynadığı "Dirty
Harry" karakteri gibi kanuna danışmadan cezalandırır.
Kameraman Micheal Chapman görüntüleri Yellow Cab içinden sisili ve ıslak bir
gezi şeklinde sunduğu yeraltını andıran, Dante’nin cehenme yaptığı yolculuğu
anımsatan görüntüleridir. Senaryo ve Cab’den verilen çekimler, yönetim ve
şehrin o anki atmosferi inanılmaz bir uyum içindedir.
Taxi Driver 1976 yılında katıldığı Cannes film festivalinde Palme D’or’u
kazanır. Bu olay eleştirmenleri ve seyircileri ikiye böler.Ama Taxi Driver De
Niro’un unutulmaz oyunuyla yıllara meydan okumasını bilmiştir.
Aslında bir çok büyük şehir yaşayanı Travis’in yaşadığı duygulara yabancı
olmayıp şehirin kaotik hayatına karşı bağışıklık kazanmışlardır. Örneğin
Dickens’ın Londıra, Hugo’nun Paris ve Woody Allen’ın New York için
hissetikleri duygular bir şehir romantiğinin hissedebileceği duygulardır. Üç
yazarda eserlerinde şehirlerinin mimarisini, sokaklarını, insan manzaralarını
çok çarpıcı bir şekilde verir. Kent-soyluluktan apayrı bir durumdur bu. Şehir
sevgisiyle beslenen duygularla hareket eder bu ustalar. Şehir yaşamı
Travis’in aksine bu üç ustayı pozitif duygularla doldurur. Lawrence Kasdan "Grand Canyon-Şehrin Kalbi" filmin de kaosun ve şiddetin birbirini
bütünleyen iki olgu olduğunu ve bunların şehir yaşamı için kaçınılmazlığını
savunur.
Sonuç olarak bu filmin anlatmak istediği öykü geldiği büyük şehirde
yabancılaşan, normal ilişkiler kuramayan ve bunun sonunda git gide
yalnızlaşan ve kendini genç ve masum bir kızı kurtarmaya adayan hayata
karşı önyargılı hasta bir adamın yaşadıklarıdır.
Son filmimiz şehirdeki inanç kavramını olağan üstü bir anlayışla işleyen
‘’The Fisher King-Balıkçı Kral’’ .
Orta çağ ve New York. Yönetmen Terry Gilliam kendine özgü mizah anlayışıyla
gerçek hayat olaylarını ve fanteziyi harmanladığı filmi balıkçı kral. Film
aynı zamanda yönetmenin şehir için duyduğu yoğun sevginin bir göstergesi
olarak değerlendirelebilir
Kayıp iki ruhun, kaderin bir cilvesiyle New York cangılında karşılaşması ve
birbirlerini empati ile iyleştirmeleri. Hiristiyanlığın temel inancı da
olduğu gibi, günahların yaratığı acılara katlanarak sonunda kurtuluşa
ermeleri. Ve kutsal kase burada sembolik bir görev üstlenmiştir. O yeryüzünde
tanrının kutsal simgesidir. O kaybolduğunda ekinler büyümez, güneş parlamaz, hastalık, kıtlık ve kötülük alır başını gider.
Efsaneye gelince.
Balıkçı Kral ona kutsal kaseyi sunan ışıklı görüntü karşısında kendini tanrı
gibi yenilmez hisseder. Elini uzatığında kase kaybolur ve oda yaralanır. Kral
büyümeye başlar, yarası her gün derinleşir. Sonunda ahmak bir gezgin Balıkçı
Kral’a bir kase su uzatarak en usta hekimlerin bile yapamadığını yapar ve
Kralın yaralarını iyleştirir.
Jack boş boğazlığı nedeniyle bir trajediye neden olur ve Balıkçı Kral gibi
yaralınır. Tedavi Kutsal Kasenin sembolik gücü ile gelir ve Jack ile
Parry’nin yaralarını sarar. Bunlar olurken sevgiye muhtaç iki kadın onları
beklemektedir. Başlangıçta Jack Tv yıldızı olma yolunda bir radyo
sunucusudur. Dengesiz bir dinleyiciyle alaycı bir ifadeyle konuşur. Dinleyeci
bu sözlerin rehberliği ile şehrin en başarılı insanlarının bir araya geldiği
bir restorana gider ve rastgele ateş açar. Olayı Tv den öğrenen Jack’in
dünyası yıkılır.
Böylece üç yıl geçer.
Jack amaçsız bir şekilde yaşamaktadır ve yaşadığı kadının Anne’nin sırtından
geçinmektedir. Anne gerçekçi ve hayat doludur; her şeyi düzeltmek ister, fakat Jack o kadar umursamazdır ki ona aldırmaz. Sonunda bir gece intaharın
eşiğine gelir.
Parry üç yıl önceki olayda güzel karısını kaybetmiş, bir akıl hastanesine
düştükten sonra sokaklarda dolaşan eviz barksız bir berduş olmuştur. O gece
Jack’in hayatını kurtarır. Jack,Parry’nin yakın geçmişini öğrenince kendini
olanlardan sorumlu hisseder. Parry’nin çizdiği mesihsel karakter onu sözde
kasenin peşinden koşmaya zorlar. Başlarda Jack isteksizdir ve ona inanmaz. Para yardımında bulunur. Anne’le birlikte sevdiği kadınla onu tanıştırır. Ama
hayalet atlı Kızıl Şövalye’nin bitmemiş bir hesabı vardır. Parry bir gece
saldıraya uğrar ve komaya girer .
Sonunda Jack Yaratığı şeytanla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Bir milyonerin
kitaplığında duran Kutsal Kasey’i alıp Parry’nin ve kendisinin acılarına son
verecektir. Basit bir final ile de film sona erecektir.