Semra Kalkan
Y. Kent Plancısı
Japonya’ya gitmek benim için uzaya gitmek kadar olasıydı. Öyle kısa zamanda öyle farklı bir dünyaya girdim ve çıktım ki bunun gerçekliğinden şüphelenmemek elde değil.
Zaman ve mekan sınırlarını zorlayan bir uzaklığa gidiyordum. Hayallerime bile giremeyecek kadar benden, düşüncemden, duygumdan uzakta olan ve neredeyse adı ve yerinden başka bir şey bilmediğim o şey, o yerdi Japonya.
Oysa 5 gün geçti. Şimdi ben başkayım biraz. Ayaklarım Tokyo’nun yüz metrelerce sokak ve caddesinde gezdi. Havasını-suyunu-yiyeceğini aldım bedenime. İnsanlarını metro trenlerinde ve her yerde gözlemledim.
Bu ülkede yasal veya kaçak olarak yaşamını sürdürmeye çalışan vatandaşlarıma rastladım. İranlı, Brezilyalı ve başka ülkelerden olup bu ülkenin en ağır-meşakkatli işlerinde çalışarak daha iyi yaşam hayallerini gerçekleştirmeye çalışan pek çok insan olduğunu öğrendim.
Onlar adına eziklik duydum biraz. Daha iyi yaşam umudu buralara kadar getirmişti bu insanları ve her sıkıntıyı göze almışlardı. Türk lokantası vb işyerleri olan Türkler de bulunduğunu öğrendim.
Japonya’da ve dünyanın her yerinde kaçak çalışan-yaşayan milyonlarca Türk ve birçok başka ülke insanı var olduğu gerçeğinin bir kere daha farkına varmış oldum.
* * *
Yalnız başıma ilk gezimi ancak dördüncü gün yapabildim. Çok güzel, güneşli bir Kasım sabahıydı. O gün Tokyo’nun bir kuzey banliyosu olan Owada’dan yola çıktım. Evinde beş gün kaldığım Japon kız Sayo çok erken çıkmış, o gün izinli olan erkek arkadaşı Ziya ise önceki günlerden birikmiş yorgunluğuyla uyuyordu.
Ben tek başına, özgürce çıkmanın içim içime sığmayan coşkusu arasında hafif bir tedirginliği de duymuyor değildim. Umarım bu dev şehir aklıma sığmayacak bir şeyleriyle beni kayıp etmezdi. Aslında, 10 yıl öncesinde kalsa da Londra’dan ve muazzam metrosundan yeterince deneyimim vardı ve bu da biraz güvenimi artırıyordu. Ama asıl iş paramızın iyice tuvalet kağıtlaştığı bu ülkede metrolara para yetirerek gezebilmekteydi. Önce bizim kasabanın (ya da Owada semtinin diyelim) ana caddesindeki küçük fotoğrafçı dükkanına girdim. Dil bilmeyen bu adam derdimi anlamakta zorlanmadı ve fotoğraf makinamın içinde serbest dolaşmaya başlayan minnacık madeni vidayı özenle yerine taktı ve eline verdiğim filmi yerleştirdi. “Arigato” diyerek ayrıldım. Zaten doğru dürüst söyleyebildiğim tek Japonca sözcük de buydu. Öğrenme hızıma hayrandım !!!
Ardından tren istasyonuna yöneldim. Ama bir türlü girişi bulamama başarısını bu ufacık yerde bile göstererek becerikliliğimin doruğunda olduğumu ispatlıyordum. İstasyona tek bir yönden girilebiliyordu ve karşı yönü kullanmak için de aynı girişten girip karşıya demiryolunu üstten aşan bir üst geçitle geçilebiliyordu. Bunu anlamak için yarım saat dolaşmam gerekti. Ama, az daha rezil olmaktan kurtulmanın sevinciyle istasyona girdim ve o tuhaf süt kahve renkli üniformalı gişe memuruna “Omiya Eki ???” yi bir soru ifadesi vermeye çalışarak tekrarladım. (Omiya İstasyonuna gitmek istediğimi söylemek istiyordum.) O da karşıya geçmemi söyledi. Geçtim ve yine açık havada sigara içenleri kısıtlamayı amaçlayan “Smoking Area” (Sigara içme yeri) gözüme takıldı. Şaşırmamam zordu. Türkiye’de yaşamakta olup da buraya hasbel kader gelmiş olan bir Türkün beyninin en azından ilk 5-10 görüşünde allak bullak olmaması neredeyse olanaksız olan pek çok küçük ve büyük detaylar vardı bu ülkede. Onların hazır sistemine uymak bile bizim tembel beyinlerimizi yorabiliyordu.
Her
neyse, bu minik badireyi atlattıktan sonra güneşli günün güzelliğini
bozacak en ufak bir şey kalmadı ortada. Tren kalabalık değildi, oturdum.
Üç istasyonluk seyahatimi, anlamak
için delice bir merak duymaya başladığım bu insanları hiç olmazsa dış görünüşlerinden
anlamak amacıyla ve büyük bir keyifle gözlemlemeye devam ettim. Omiya İstasyonu’ndan
çıktım. Bir banka bulup 100 Dolar bozdurmalıydım. Bir caddede gelişigüzel
yürümeye başladım. Burasının bir kırsal/ banliyö merkezi olduğu oldukça
belirgindi. Dükkanları, dükkanların türleri, insanlar ve hayatın akış
temposu bunu rahatlıkla ele veriyordu. Japonya’nın küçük kadınlarından
iki tanesi üzerlerinde üniformalarıyla bir restoranın ön cephesinde bir şeyleri
düzenliyorlardı. Onlara Japonca kitabımdan bir cümleyi okuttum. “Nerede döviz
bozdurabilirim ?” diye soruyordum. Güler yüzle caddenin karşısını gösterdiler.
Hemen gidip içeriye girdim. Sıra numarası alarak bankanın içinde bekleme
sistemi bizde de aynen vardı. Bizimkilerden daha paspal bir görünüşteydi bu
banka. En azından Erenköy-Kozyatağı civarındaki bankalarımız çok daha
modern ve gösterişliydiler. Zaten gösteriş dedin mi bitirmişizdir sağolalım! Neyse sıram hemen geldi. Bir bankoya yönlendirildim.
Güler yüzlü genç bir erkek memur beni oturttu ve uzattığım 100 Doları
aldıktan sonra pasaportumu isteyip elime doldurulacak bir form tutuşturdu.
Hiç sıra beklemediğim ve memur da yalnızca benim işimle meşgul olduğu
halde işlemim neredeyse 40 dakika sürdü.
11
745 Yeni cebime koyup çıktım. İstasyondan Ueno’ya gidecek trenin bulunduğu
peron numarasını dijital tabelalardan bulup trenime bindim. Belki 15-20
dakikalık bir seyahatten sonra daha büyük bir yerleşme olan Ueno’ya vardım.
Oldukça büyük bir istasyondu ve çıkış kapısında durunca karşıda büyük
bir yeşil alan, güzel ihtişamlı binalar görünüyordu. Oraları mutlaka görmeliydim,
Asakusa’ya gitmeden. Asıl planıma göre Ueno’dan dümdüz Asakusa’ya yürümek
vardı. Ama, böyle planlanmamış küçük değişiklikler benim gezilerimin en
karakteristik özelliğiydi ve bu parkı gezmeliydim.
Bu
ülkede geçirdiğim vakitlerin çoğunda ve çoğu mekanda bir rüya içindeymişim
hissine sık sık kapılıyordum. Bu parkda
iyice öyle oldu. Mekanlar geniş
ve açık doğa hissini verecek nitelikte tasarlanmış ve oluşturulmuştu.
Yani parka girince parka girdiğini anlıyordun.
Asakusa
Senso-ji Tapınağının ve başka ufaklı büyüklü tarihi dini yapıların bulunduğu Tokyo merkeze yakın bir semtin adı.
Ueno’daki parkın içinde yürüyüşümü tamamladım. Günde belki 5 defa girip çıktığım ve hayran kaldığım tuvaletlerden birine daha girip çıktıktan sonra danışma yeri gibi bir yere yöneldim ve sorumu oradaki sevimli adamlara sormaya karar verdim. Sezdiğim kadar şirin davrandılar ve hatta bir kroki bile verdiler elime. Güzelce tarif ettiler.
Ueno Tren İstasyonu’nun metrelerce genişlikteki raylarının üzerinden geçen bir üst geçitten geçerek Asakusa’ya yürümeye başladım. Onların tarifinden sonra dar ve geniş sokak ve caddelerden yürümeyi ve hep yaptığım gibi gördüğüm herşeyi beynime kaydetmeyi sürdürdüm.
Ortalıktaki düzenin, sakinliğin, kornasız-sessiz trafiğin benim gibi bir karmaşa şehri insanını dehşete düşürmemesi olanaksızdı. Derken daha geniş caddeler ve daha büyük ve gösterişli binaların yoğunlaştığı bir bölgeye geldim. Öylesine tabelalara bakarak yürürken çok iyi ingilizce bilen ve japona benzettiğim bir kadın bana yardım etmek istedi. Yabancı olduğum apaçıktı çünkü. O tariften sonra artık Asakusa’nın o incecik, ufak tefek genç kız ve erkeklerin koşarak çektiği, faytona benzeyen iki kişilik arabalarının olduğu yere geldim. Geleneksel bir espriydi bu. Asakusa’nın merkezine yaklaştıkça dinsel kökenli hediyelik eşyalar, Japonya’ya özgü hediyelik şekerleme vb gıdaların satıldığı dükkan sayısı artıyordu. Tapınak yapıları çok büyük alan kaplıyordu ve her yer turistlerle dolup taşmıştı. Havanın yumuşak oluşu da bir etken olmalıydı bu kalabalıkta. Ancak, turistik bazı yerlerin ticarileşmesinden ve bunun mekana yansıyan halinden hiçbir zaman hoşlanmadım ve burası da birazcık öyle olmuş gibi geldi bana. Yine de herşey ilginç, her saniye altın değerindeydi benim için. Bir daha buraya nasıl gelebilirdim ki ?
Akşam oluyordu. Tapınağa giden yolda Japonca yazılar bulunan şirin görünüşlü ışıklar yanmaya başladı. Bir ağacın altında tapınağa karşı oturup dinlendim. Hala rüya modundan çıkmış değildim. Heyecanımı kendimle ve oradaki yüzlerce turistin varlıklarıyla bir de devasa tapınak binalarıyla paylaşmaya çalıştım, onları seyrederek.
Shinjuku
ve Tokyo
Shinjuku; Tokyo metropoliteninin ticaret merkezi. Muazzam boyut ve yüksekliklerdeki sayısız binaların oldukça dar bir alanda toplandığı baş döndürücü bir şehir parçası. New York’u, Hong Kong’u görmedim. Ama, resimlerdeki New York ya da Hong Kong gibi gökdelenlerin simgelediği bir şehir merkezi.
Tokyo ise Tokyo metropoliteninin idari merkezi. Yalnızca temel işlevleri açısından bakıldığında sanki Shinjuku İstanbul, Tokyo da Ankara’ya karşılık geliyor gibi. Ama bu iki merkezin bizim şehirlerimizden farkı; ikisinin de sonuç olarak aynı metropolitenin parçaları olmaları.
Shinjuku; ticaret merkezi olması nedeniyle sıradan bir turistin belki de hem gündüz hem gece ilgisini çekebileceği için daha hareketli bir yer. Bildiğim-bilmediğim bütün büyük ticari firmaların merkezleri burada dev gökdelenlerde konumlanmışlar. Yüksek binalara hem yatayda ama daha çok dikeyde yayılan sayısız ak merkez, sayısız kapitol, sayısız başka büyük alışveriş yeri ve iş yerleri insanın başını döndürüyor.
Gezimin Kasım 15-20 arasına rastlaması nedeniyle yeni yıla yönelik süslenmiş binaları ve caddeleri görme olanağım oldu. Havanın İstanbul’dakiyle hemen hemen aynı koşullarda seyretmesi gezimi kolaylaştırdı.
Alışveriş komplekslerinin birine Takashiyama binasına girdim. 26 katlı bina çevrenin az katlılarından biri olmasına rağmen akşam saatlerinde asansörden gecenin muhteşem ışıklarını izlemek mümkün olabiliyor.
Bir de Tokyo Metropoliten Hükümet Binasını gezdim. İki ayrı gökdelenden oluşuyor. Bina idari değil ticari merkez olan Shinjuku’da konumlandırılmış. 1 No’lu binanın girişinde çok geniş bir turist informasyon bürosu şehri ziyaret etmek isteyenlere gerekli her türlü bilgiyi sunuyor. Şehir planlama, arazi kullanım planlama, ulaşım planlama, altyapı ve yan bölümleri 2 No’lu binanın 25. katında yer alıyor. Ama; hayretle farkettiğim; bu binaların örneğin bahsettiğim bölümlerine hiçbir güvenlik kontrol olmaksızın ulaşabiliryorsun.
Tokyo’nun, dünyada benzerleri arasında suç oranının en düşük olduğu, güvenliğin en yüksek düzeyde bulunduğu belirtiliyor. Gerçekten de hiçbir kapkaç vb olay korkusu olmadan dolaştım beş gün boyunca.
Olabildiğince yürüyerek dolaşmaya çalıştığım Shinjuku’da dikkatimi çeken; bu muazzam merkezin belki 500 m çaplı mesafesinde çok mütevazi, az katlı geleneksel görünüşlü konutlardan oluşan Sedaganya Mahallesi ve Botanik Bahçesi’nin bulunması oldu.
Benzeri bir mahalleye daha Metropolün kuzey doğusuna düşen Ueno’da rastlamıştım. Rastlamıştım diyorum. Çünkü, o gün Asakusa denilen tapınaklar bölgesine gitmek için Ueno’dan yürüyerek yola çıktığımda yolumu şaşırıp tam ters yöne yürüyünce Yanaka isimli çok şirin bir geleneksel mahalleye rastladım. Evlerin birkaç katlı, küçük bahçeli, dar sokaklı ve organik bir dokuda yerleşmiş olduğu bu mahalle sanki metropolün kalbinde değil ondan kilometrelerce uzakta bir yerleşme hissini veriyor.
Yanaka Mahallesi; sevimli, organik dokulu, birkaç katlı minik evler ve bol yeşilli küçük bahçeleri, küçük ve parklardan hiç farkı olmayan mezarlıkları, dapdaracık sokakları, aradaki sürprizli çıkmaz girişleri, aniden evler arasından beliren ilginç Japon tarzı çatılı tapınakları, eski yapı tarzının modern ve estetik açıdan son derece başarılı yorumları olan az katlı ve 3-5 katlı apartmanları, minik sevimli dükkanlarıyla beni bir fotoğraf çekme telaşına soktu.
Ne kadar uzun yürüdüğümü bilemiyorum.
* * *
Beşinci
ve son günüme metropolün kendi adıyla anılan asıl merkezi Tokyo’yu ayırdım.
Kentin kırsal bir banliyosu olan Owada’dan, merkeze ulaşım makul sürede
ve konfor içinde yapılabiliyor. Sanırım kırk beş dakikada,
metronun en yavaş ve aynı zamanda en ucuz treniyle iki aktarma yaparak
Tokyo’nun o muhteşem tarihi istasyonuna ulaştım. Etrafında saatlerce dolanıp
onu seyrettim. Kat kat ve farklı tip trenlerin yol aldığı tren yollarında
dakikada onlarca tren gelip gidiyor. İstasyonun mimarisi bir merkez istasyon
niteliğini başarıyla karşılıyor.
İstasyon çevresi görmeye hiç alışık olmadığımız boyutta yatayda ve dikeyde uzanmış ve biraz da soğuk görünüşlü onlarca binayla doluydu.
Kış günü kısaydı ve ben artık yeni bir yere doğru devam etmeliydim. Kafamda kurduğum plana göre yine Tokyo merkez alanı içinde bulunan görece küçük bir yeşil alana; Hibiya Parka gidecektim.
Ama ondan önce İmparatorluk Sarayı’nın sonsuz açıklık hissi veren bahçelerini boylu boyunca yürümem gerekti. İmparatorluk Sarayı ve onun muazzam genişlikte bahçesi Tokyo idari merkezi içinde çok geniş bir alan kaplıyor. Bu mekan geniş su hendekleriyle çevrilmiş ve ahşap köprülerle alana geçişler sağlanmış. Hendek sularında kuğular mutlulukla dolaşıyor.
Bana en yakın ahşap köprüye gittim. Suyun üzerinde beyaz kuğulara dalıp gitti bakışlarım, sonra bulvarın orta yerinde sapsarı yapraklarla bezeli güzel ağaçlara. Metropol merkezi çirkin olmak zorunda değildi işte.
Bir yanımda sarayın yeşilliği, diğer yanımda Tokyo merkezinin büyük caddelerinden biri, ufkumda yine dev binalar ve Eyfel’i andıran Tokyo Kulesi Tokyo’nun avucuna kendimi bırakmış gidiyordum.
Tokyo Kulesi olarak adlandırılan ve Eyfel Kulesi’ni andıran kırmızı çelik kule Tokyo merkezinde görüş alanıma giriyor. Turistlerin sık ziyaret ettiği bu kuleye çıkış paralı.
Saray alanından, Tokyo merkezinin idari binalarından ve tarihi tren istasyonundan 30 dakikalık rahat bir yürüyüşle ulaşılabiliyor Hibiya Park’a. “Bu dev yapılar arasında nasıl huzur bulunur ?”un tatmin edici bir yanıtıydı. Açık spor sahaları, ağaçlar, banklar, çiçeklerle bezeli yeşillikler gün içindeki kısa molalarda bile ulaşılacak kadar yakındaydı Tokyolulara.
Gezerken ilginç manzaralarla karşılaşıyor insan. Hemen sınırında gökdelenlerin yükseldiği bu küçük parkta öylesine bir sakinlik var ki park işlevini tam olarak yerine getiriyor.
Şaşkındım. Karmaşıktı duygularım. Yeni bir yer görmekten mutluluğum, bu metropolün ve bu ülkenin görebildiğim azıcık kısmının göremediklerime olan merakımı körükleyişiyle sabırsızlığım, ülkemle aradaki uçurumların yüreğimi sıkıştırması ve daha birçok küçüklü büyüklü duyguların birleşimi vardı. Asla gerçekten ulaşılamayacak bir hayalin canlı bir sahnesinde oynuyor gibiydim. Ya da burada değildim de herşeyi ama herşeyi hayal gücüm seriyordu gözlerimin önüne.
Tokyo, idari işlev üstlenen binaların yoğunlaştığı bir merkez. Onlardan birkaç örnek daha görmek için Hibiya Park’taki molamdan sonra da yürümeye karar verdim. Başbakanlık konutuna kadar gittim. Resmi ve çok şık arabaların güvenlik görevlileri arasından bu dev idari yapıların bahçelerine giriş - çıkışlarını görüyordum.
Akşam yaklaşınca trene bindim. Gezimin son gün ve saatlerini ışıklarıyla büyülendiğim Shinjuku’da dolaşarak geçirdim.
* * *
Beş
gün boyunca Owada’da kaldım. Modern bir Japon eviydi. 8 Katlı bir apartmanın
bir dairesiydi. Bütün pencereler ve bazı kapıların sürgülü yapılmış
olması iç mekan tasarımında yer kazanımı ve pratiklik sağlamış. Evin içi
bir yığın mobilya ile
doldurulmadığından belki 60 metre karelik bu daire oldukça ferah bir alan
hissini de veriyor. Sanırım çoğu modern evde geleneksel biçimde dekore
edilmiş bir Japon odası bulunuyor. Bizdeki şark köşeleri gibi belki.
Semtte
birkaç katlı ve bahçeli evler çoğunlukta.
Aralarda açık, yeşil ve ağaçlık
alan ile ekilip biçilen, sebze vs yetiştirilen oldukça geniş alanlar da
dikkat çekiyor.
Yaşlı-genç
herkesi bisiklet üstünde gördüm. Gidecekleri yer uzaksa bisikletle metro
istasyonuna kadar gidiyor ve park ediyorlar. Döndüklerinde ise evlerine yine
bisikletle geliyorlar.
Tokyo’nun
neredeyse tamamıyla eğimsiz bir saha üzerine kurulu olması da bisikletin
metropolün her yerinde kullanılmasına olanak veriyor.
Toplu
taşım metro ve trenlerle mükemmel biçimde yapılıyor. Sanırım metro
istasyonları arasında belediye
otobüsleri çalışıyor.
*
* *
Yemek
alışkanlıklarında da batılı etkisi görülebiliyor. Yine de örneğin
ekmek yemiyorlar. Marketde ekmek var ama sanırım yabancılar çoğaldıkça böyle
bir ürünü de koyma gereksinimi duymuşlar. Deniz ürünleri çok bol tüketiyorlar.
İlk
vardığım günün akşamı yediğim yemek damak tadıma çok uygundu. Bizim
iki dolu porsiyonumuzu alabilecek büyüklükte kaseler normal yemek tabağı
olarak kullanılıyor. Et sulu
zengin bir sostan hazırlanmış
yemeğin bol suyu içinde iri biftek paçaları, lahana, makarna vardı. Hepsi
birlikte daha çok bir çorba görüntüsünde olsa da çorbadan daha zengin ve
daha doyurucu bir yemekti. Bir japon bunun yanında ekmek yemez. Ardından da başka
bir yemek veya tatlı da yemez doyarmış.
Aslında ben de doydum ama bir
süre sonra meyve veya tatlı yemeden bir yemek tamamlanmış olamazdı bana göre.
*
* *
Batılılar
gibi yaşamaya, giyinmeye, yemeye eğilim gösterdikleri belli oluyordu. Ama
sanki onlardan daha fazla çalışma modunda yaşıyor gibiydiler. Metro
trenleri günün neredeyse her saati çalışmaya giden ve gelen insanlarla
doluyordu. Kendilerine özgü eğlencelerini görme olanağım
olmadı. Ama eğlenmeye pek de zaman ve enerji ayırmadıkları hissini edindim.
Sokakta,
dükkanlarda son derece kibar ve sevecen insanlardı Japonlar. Ama, iş yaşamında
yaygın kullanılan ingilizce sokakta o kadar yaygın bilinmiyor ve sanırım
pek kolay öğrenilmiyor.
Bir
de sıcak kahve makinalarını sevdim. Meşrubat ve soğuk kahve vb alınabilen
makinalar sigara ve sıcak kahve için de var. Yolda giderken canın çekince
kutu kolanın yarısı büyüklükte bir kutu kahve içebilirsin. Hem de her çeşidinden.
Japonca
yazmak bence Japonca okumak ve konuşmaktan çok daha fazla beceri gerektiriyor.
Resim ya da grafik birşeyler yapmak gibi Japonca yazmak. Kaligrafide ileri
olmalarına hiç şaşırmadım.
*
* *